lorekeeper-savasla-gecen-bin-yil-bolum-3

Savaşla Geçen Bin Yıl – Bölüm 3: Gölge & Işık

“Gölge yaralarını iyileştirecek. Gölge sana kaderini gösterecek.”

Alleria hiç memnun değildi. “Anılarımdan uzak dur.”

Etrafındaki hava kahkahayla inledi. “Çabalasam bile duramazdım. İşimiz bittiğinde hakkındaki her şeyi öğrenmiş olacağım. Bu durum seçiminden pişmanlık duymana sebep olacak mı?”

“Hayır.”

“Öyleyse başlayalım. Şu ana kadar fevkalade bir öğrenci oldun, Alleria Windrunner. Ancak Gölge’ye neredeyse hiç dokunmadın bile. Yazgını gerçekten idrak edebilmen için onunla bir olman gerekiyor.” Uhrevinin gücü hafifçe titreşti. “Ve tehlike de tam olarak burada. Hiçlik’i bir düşman gibi görüyorsun. O da seni aynı şekilde görüyor. Şimdilik. Onun doğası senin yaşam ve akıl sağlığı olarak bildiğin şeylere düşman.” Etraflarındaki karanlık değişmeye başlamış gibiydi. “Ancak Gölge olmasaydı, şu anda hayatta olmazdın.”

Karanlık Alleria’ya dokundu. Duymazdan gelmeyi öğrendiği sesler bir anda yükseldiler. Çok ama çok yükseldiler. Alleria onları geri püskürtemedi. Onlara karşı koyamadı. Ancak Diyar-Gezen konuşmaya devam etti ve içindeki fırtına boyunca ona yol gösterdi.

“Bir gerçeği çoktan anlamış durumdasın, Alleria. Işık kördür. Kaderin tamamını göremez çünkü bundan sorumlu olan bir tek o değil. Yolun Gölge’yle sarılmış ve bu yüzden Işık’ın görüşünden gizlenmişti.” Karanlığın şiddetli akımları Alleria’yı savururken uhrevinin sözleri ona tutunabileceği bir dal sağladı. “Şimdi başka bir gerçeği anlama vakti. Gölge de bir o kadar kördür. Senin kaderinin kendisiyle örüldüğünü gördü ve memnun oldu. Fakat o da kaderin yalnızca küçük bir parçasını görebilir. Ancak o küçük parça, daha önce şahit olduğun hiçbir şeyle kıyaslanabilir gibi değil.”

Alleria bir anda görüler görmeye başladı. Korkunç, ürkütücü görüler.

Işık’ın kainat boyunca gözü dönmüş bir yırtıcı gibi ilerlediğini gördü. Azeroth’un fânilerinin zihinlerine dokunduğunu gördü -öyle bir dokunuştu ki onları sonsuza dek bozmuştu. Nesillerin görülmeyen zincirlere bağlı bir şekilde yaşayıp öldüğünü gördü; sorgusuz itaat karşılığında onlara anlık huzur sağlayan bir güce mahkum olmuşlardı.

Savaş gördü. Işık’ın güçlerinin Hiçlik’e karşı saldırdıklarını gördü. Kararmış dünyaların kutsal ateşle yandığını gördü. Milyonlarca canlının dağ boyutlarındaki parlak kristallerinin içinde hapsolduklarını, Işık tarafından idame edildiklerini ve ölemediklerini gördü. Işık’ın savaşçıları birer canavardı, dokundukları her şeyi bozuyor ve yok ediyorlardı.

Ve görüler böylece devam etti; ta ki Alleria hiçbir şey anlayamayacak hâle gelene kadar.

“Yalan,” diye fısıldadı. “Bunların hepsi yalan.”

“Bunu kalbine kazı,” dedi Diyar-Gezen. “Kazı ve asla unutma.”

“Ben asla unutmam… Nasıl…?”

Diyar-Gezen onu sıkıca havada tuttu. “Gölge’yi hep dehşetengiz şeyler olarak gördün. O da Işık’ı aynı şekilde görüyor. İki bakış açısı da doğru değil. Yanlış da değil.” Hiçlik’in gümbürdeyişi uhrevinin sesini neredeyse tamamen bastırıyordu. Hiçlik’in ustaları ise Alleria’nın zihnini kurcalıyorlardı. Onları zar zor geri püskürttü. “Işık tek bir yol arar ve geri kalanları ‘yalan’ olarak yaftalayıp dışlar. Gölge ise tüm olası yolları görür ve hepsini de gerçek olarak algılar.”

Daha fazla görü belirdi. Yaşanması olası geleceklerin görüleri. Işık’ın Annesi Xe’ra’nın kendisini bir kâfir ilan ettiğini ve ölüme mahkum ettiğini gördü. Turalyon’un kılıcının kendi kanına bulanmış olduğunu gördü. Arator’un kendisini avlamak için bir ordu dolusu paladini göreve çağırdığını ancak Alleria’nın okları boynuna saplanmış bir biçimde düştüğünü gördü. Kendisini Azeroth’un dalgaları altındaki Uykuda Olan’ın önünde diz çöktüğünü gördü. Onu öldürdüğünü ve yerine geçtiğini gördü; tüm ulusları yok etmek adına dehşetengiz yaratıklardan oluşan güruhları yönetiyordu.

Alleria Gölge içerisinde boğulurken tüm bu görüler gerçek gibi göründü. En azından ilk başta.

Gölge’nin hatıraları… Gölge’nin planları… Gölge’nin arzuları… Yavaş yavaş aralarındaki farkı ayırt etmeye başladı. Ve böylece…

Kader. Işık’ın göremediğini gördü. Hatta Gölge’nin bile göremediğini; çünkü evet, o da bir o kadar kördü.

Korkunç seçimler gördü. Ulvi amaçlar için yapılan ihanetler gördü. Sonra… nasıl olduğunu güç bela anlayabildiği zaferi gördü.

Ve tüm bu olan bitenin arasında asla gerçekleşmeyecek sayısız olaya şahit oldu. Hiçlik’in yalanları güçlüydü ve baştan çıkarıcıydı; ancak kısa sürede ortadan kayboldular.

Belki bir gün deliliğin pençesine düşecekti. Belki bir gün müttefiklerine ihanet edecekti. Bunu yapabilirdi. Ancak her ne koşul altında olursa olsun asla oğluna zarar vermezdi. Arator’a elini bile kaldırmazdı. Dönüştüğü şey yüzünden oğlu onu öldürse bile bunu memnuniyetle kabul ederdi. Bu gerçeğin ağırlığı onun ayakta kalmasını sağladı. Ve Gölge’nin şaşkınlığını hissedebiliyordu. Gölge, fâniler arasındaki bağları anlayamıyordu. Yozlaştırılamayacak bazı şeyler olduğunu idrak edemiyordu.

Bir başka gerçek ortaya çıktı. Bu gördüğü çok yakındı. Kaderi ondan bunu talep etmeden önce bile Gölge’nin içinde yüzüyordu.

“Hazırsın, Alleria. Buradaki gücün her bir parçasına hükmedeceksin. Bu kudrete dört kolla sarıl. Zihnin yine sana ait olacak.”

Alleria gerçekten hazırdı. Ancak henüz bunu yapmanın zamanı değildi. Kendisini bir uçurumdan atlarken ve benliğini o uzun düşüşe teslim ederken görmüştü. Vakti geldiğinde farklı bir seçim yapma şansı veya alternatifi olmayacaktı. Şimdi ise hâlâ uzaklaşabilirdi. Ve kaderi uzaklaşmak zorunda olduğunu söylüyordu.

Alleria tüm gördüklerinden bir anlam çıkarmaya çalıştı. Bir cevap bulabilmek için Hiçlik’in irfanını sorguladı. Ancak aradığını bulamayınca bu sefer de içgüdüsel olarak Işık’a uzandı. İki güç, acı dolu ve kör edici bir darbeyle çarpıştı. Ancak gerçeğin bir kısmını görebilmişti: Turalyon, ruhu bedeninden sökülüp alınırken sessizce haykırıyordu.

Gördüğü ne geçmiş ne de gelecekti. O anda yaşanıyordu. Alleria bunu biliyordu. “Gitmeme izin ver. Gitmeme izin ver!”

“Henüz işimiz bitmedi, Alleria. Her ne kadar dehşet verici gözükse de mutlaka-”

Alleria aniden saldırdı. İçerisindeki tüm karanlık güç hızla Diyar-Gezen’e çarptı. Şaşkınlıkla kükreyen uhrevi, elfin zihnindeki hakimiyetini bıraktı.

Diyar-Gezen, Alleria’nın önünde öfkeyle duruyordu. “Korkak. Bir fâniden daha fazlasını beklememem gerekirdi.” Gücünü toplamaya başladı; Alleria’nın saldırısına karşılık verme niyetindeydi.

Alleria onu görmezden geldi. Niskara’daki engizitörden edindiği ruhtaşını çıkardı. Siyah kristal artık yeşil renkte parlıyordu. “Biliyordum. Işık yardımcım olsun, doğru olduğunu biliyordum.”

Diyar-Gezen duraksadı. “Ne gördün?”

“Turalyon ölmek üzere.”

Uhrevi ruhtaşını hızla elfin elinden aldı ve dikkatle inceledi. Gücü taşı derinlemesine araştırdı ve ardından Diyar-Gezen gülmeye başladı. “Kararlı bir düşman edinmişsin, Windrunner.” Alleria onun suikastçıdan mı, yoksa bizzat kendisinden mi bahsettiğinden emin değildi. “Hiçlik senin sevgini sana karşı kullanacak. Bunun farkındasın, değil mi?”

“Turalyon bir gün ölebilir ama bugün ölemez; aksi takdirde benliğimi kaybederim.”

Uhrevi titreşti. “Gerçekler ve yalanlar hakkında söylediklerimi hatırla.”

“Bu gerçek Hiçlik’ten gelmedi. Bu gerçek Hiçlik’i değiştiriyordu.”

Diyar-Gezen tekrar ruhtaşına baktı. “Enteresan. Eşi benzeri olmayan bir yazgıya sahip olabilirsin, Alleria Windrunner. Turalyon’a git. Sana nasıl yapılacağını öğretmiştim.” Ruhtaşını kadına geri verdi.

Alleria duraksadı. “Xenedar nerede bilmiyorum.”

“Evet, biliyorsun. Bulunduğu yerin konumunu elinde tutuyorsun.”

Alleria’nın söylenenleri anlaması kısa sürdü. Eredarın ne yaptığını bu taş üzerinden görebiliyordu çünkü diğeri ile birbirlerine bağlılardı. Suikastçı bu taşların ikisini de boynunda taşımaya niyetleniyordu.

Eredarın nerede olduğunu bilmesine gerek yoktu çünkü diğer ruhtaşının nerede olduğunu biliyordu.

Alleria, Diyar-Gezen’e baktı. “Sanıyorum ki uzlaşmamız sona erdi.”

“Oh… Tekrar karşılaşacağımıza inanıyorum…” dedi uhrevi, düşüncelere dalmış bir biçimde.

Alleria ruhtaşının ötesine uzandı ve Diyar-Gezen’in kendisine öğrettiklerini uyguladı. Xenedar’a giden geçit bir anda açılıverdi.

***

Işık, Turalyon’u kurtaramazdı. Kendisi de bunu kabullenmişti. Ancak yine de teselli sağlayabilirdi. O olmadan Turalyon, ruhunun parça parça sökülüşünün getirdiği katıksız ızdıraba tam anlamıyla maruz kalırdı. Gözlerini kapalı tutuyordu; kendi ruhunun bedeninden ayrılışını görmek istemiyordu.

Yine de acı dayanılmazdı. “Işık… Hepimizi aydınlat,” demeye çalıştı. Suikastçının büyüsünün sesleri kulaklarını dolduruyordu; sözlerini söyleyebilmiş miydi, emin değildi. Yine de dua etmeye devam etti. “Bırak kötülük, doğruluğun karşısında duramasın; masumlar huzur içerisinde yaşasın. Kimsenin korkuya kapılmayacağı günler gelsin. O günün gelmesi için canımı seve seve feda ederim.”

İşkencecisi onu duymuştu. “Merhamet göstermem için bana yalvarmaya başlaman kaç sene alacak acaba, merak ediyorum; özellikle de tek damla merhamet göstermeyeceğim göz önüne alındığında.”

Turalyon soğuk bir esintinin yüzüne dokunduğunu hissetti. Hiç kokusu yoktu; sanki daha önce yaşayan herhangi bir şeye değmemiş gibiydi.

Ve ardından bir çığlık duydu. Nihayet acıya teslim olduğunu ve kendi sesini duyduğunu sandı. Ancak durum bu değildi. Çığlık atan suikastçıydı.

Nasıl?! Sen nasıl buraya geldin?!

“Haklıydın. Tekrar karşılaşmak kaderimizde vardı.”

Turalyon gözlerini açtı. O gelmişti. Alleria. Karanlıkla çevrelenmişti. İçinde Işık’ın varlığını hissetmiyordu.

Suikastçı hançerini savurarak haykırdı. İblis, elfin üzerine atladı; boğazını kesme amacındaydı.

Alleria elini dahi kaldırmadı. Zifirî karanlık duman bir anda havada belirdi ve kıvrımlı bir kazık görünümü aldı. Hızla suikastçının göğsüne çarptı. Turalyon, yaratığın sırtından kan fışkırtarak çıkan ucunu görebiliyordu. Eredar dizleri üzerine düştü; gözleri kocaman açılmıştı ve dudakları hiçbir ses çıkarmadan oynuyordu.

Alleria ileriye doğru bir adım attı. “Ruhlarımızı bir gerdanlık gibi boynunda taşımak… Gördüğün gelecek bu muydu? Ben başka bir şey gördüm.” Şimdi ellerini kaldırmıştı. Karanlık büyü iki eli arasında şekilleniyordu.

Gözleri yuvalarından fırlayacakmış gibi duran ve nefes nefese kalmış olan suikastçı bir anda ortadan kayboldu. Gerçeklik iblisin üzerine kapanmıştı ve yaratık ortadan yok olmuştu.

Alleria, Turalyon’un yanında diz çöktü; başının üzerinde süzülen ruhtaşına bakıyordu. “Bunu düzeltemem. Tek başıma yapabileceğim bir şey değil.” Lothraxion’a döndü. “Damarlarında gezen zehri hissedebiliyorum. Özür dilerim. Bu biraz acıtacak.”

Parmaklarını büktü. Lothraxion çığlıklar atarak kıvranmaya başladı. Turalyon, nathrezimin pençeleri altından süzülen iğrenç yeşil dumanı görebiliyordu. Kan ve cızırdayan sıvı yere döküldü. Alleria zehri yoldaşının teninden sızacak şekilde bedeninden atıyordu.

İşlem kısa sürede tamamlanmıştı ve Lothraxion tekrar hareket edebiliyordu. Vakit kaybetmeden ayağa kalktı; nefesi düzensizdi. “Alleria… Sana ne oldu…?”

“Turalyon’u kurtar. Lütfen. Benim bu işi bitirmem gerekiyor. O iblis oğlumu tehdit etti.”