lorekeeper-gunah-savasi-1

Diablo Tarihçeleri – Bölüm 3: Günah Savaşı

Lilith’in Nephalem’i korumak için göze aldığı katliamın sonuçları herkesin tahmininden büyük olmuştu. Inarius, suçları yüzünden Lilith’i Sanctuary’den sürgün etti. Beraber yaşamayı öğrenmeye başlamış olan melek ve iblisler arasında yine çatışmalar baş göstermişti. Ve hepsinden önemlisi, Nephalem o büyük potansiyelini, sınırsız gücünü kaybetmişti. Böylece Inarius ve onun takipçileri gölgelere çekildiler. Kimisi Sanctuary’yi terk ederken, kimisi ise kalıp gizlice insanlığın gelişimini gözlemledi. Efsanelerin söylediğine göre çeşitli zorluklarla yüzleşen ve mücadele eden insan ırkı, zamanla Inarius’un takdirini bile kazandı. İnsanlığın artık melek ve iblislere bir tehdit oluşturmadığını gören Inarius, Triune inancını da tam bu sırada keşfetti. Diablo, Mephisto ve Baal’ın etkisini derhal tanıyan Inarius bu sefer sadece kendisi ve takipçileri için değil, kendi kanını taşıyan çocuklarının geleceği için de endişe etti…

Triune’un karanlık emellerine karşı koymak için kendi dinini yaratan Inarius, kimliğini gizlemek için kendini “Peygamber” olarak tanıttı. “Işığın Katedrali” adındaki dininin temellerini yardımlaşma, birliktelik, hoşgörü gibi öğretiler üzerine kurdu ve kendine yandaş toplamak için melek güçlerini kullandı. Kısa bir süre sonra Sanctuary’nin doğusunu etkisi altına alan bu güç mücadelesi, tarihçiler tarafından Günah Savaşı‘nın da başlangıcı kabul edilir.

Triune ve Işığın Katedrali arasında patlak veren bu savaş, büyük ölçüde perde arkasında, gözlerden uzak bir şekilde yaşandı. İki dinin de destekçileri kendi inançlarını yaymak ve karşı tarafı güçsüz bırakmak için propagandalar yaptılar, büyük anıtlar diktiler ve hatta gerektiğinde güç kullanmaktan çekinmediler. Ancak iki tarafın da hesaba katmadığı bir üçüncü güç vardı. Ve bu üçüncü güç, ne meleklerin ne de iblislerin tahmin bile edemeyeceği kadar büyük bir rol oynayarak Günah Savaşı’nın sonucunu belirleyen etken oldu. Bu üçüncü gücün adı Uldyssian Ul-Diomed’di. Kendisi küçük bir kasabada kardeşi Mendeln ile birlikte yaşayan basit bir çiftçiden ibaretti. Ta ki Lylia adındaki bir kadını Işığın Katedrali’ne mensup bir rahipten koruduğu güne kadar. O dönemde kiliselerin etkisi geniş olduğundan vahşice işlenmiş bir cinayetin sorumlusu olarak parmakların Uldyssian’a dönmesi çok da uzun sürmedi. Ve hemen ardından hem Triune, hem de Işığın Katedrali tarafından avlanmaya başladı; Uldyssian, Mendeln ve arkadaşları. Bu kaçışa başladığı sırada basit bir çiftçi olan Uldyssian, yavaş yavaş Nephalem güçlerini keşfetmeye başladı. Hatta daha da ileri giderek kendine yandaş toplamaya ve diğer insanların içinde gizli olan Nephalem özünü ortaya çıkarttı. Uldyssian kendini takip edenlere “Edyrem” adını verdi ve Edyrem’i Triune ile Işığın Katedrali’ne karşı örgütlemeye başladı.

Ancak tam bu sırada Lylia’nın maskesi düştü ve gerçek kimliği ortaya çıktı: Lilith. Bir şekilde sürgünden dönmeyi başaran ve Uldyssian’ın içindeki Nephalem gücünü serbest bırakan Lilith, aslında bütün bu savaşın iplerini çeken kişiydi. Uldyssian’ı daha fazla parmağında oynatıp Inarius’a karşı süremeyeceğini anlayan Lilith, böylece tekrar gizlenmeye döndü. Ancak her fırsatta Uldyssian’ın başına bela açıp, onun kafasını karıştırmaya çalışmaktan da geri kalmadı.

Perde arkasında üç büyük iblisin rol oynadığı Triune hakkındaki gerçekleri öğrenen Uldyssian, bu noktadan sonra hamlelerini daha agresif bir şekilde yapmaya başladı. Triune kiliselerine saldırarak kutsal orduları çil yavrusu gibi dağıtan Edyrem, Triune’a ciddi bir darbe vurmuş oldu. Kolu kanadı kırılan Triune’la işi bittiğindeyse bu sefer gözünü diğer hedefi olan Işığın Katedrali’ne dikti. Günah Savaşı’nın en önemli anı, aşağı yukarı bu sıralarda vuku buldu: Uldyssian Dünyataşı’nın varlığını öğrendi ve taşın güçlerini değiştirerek bugüne kadar Kadimler’den emilmiş tüm gücü serbest bıraktı. Ortaya çıkan güç muazzamdı ve Inarius’u bile titretmek için fazlasıyla yeterliydi. Nitekim, Uldyssian ve Inarius’un savaşının şiddeti hakikaten de Sanctuary’yi köklerine kadar sarstı. Inarius yenileceğini anlayıp tüm umudunu kaybettiği sırada onu kurtaran ise hiç tahmin etmediği birisiydi: Adaletin Başmeleği Tyrael ve cennetin orduları. Serbest kalan onca güç, nihayet Cennet’in ordularının Sanctuary’nin yerini keşfetmesine sebep olmuştu. Ve tabii ki Cennet’in katıldığı bir savaşa Cehennem’in de dahil olmaması düşünülemezdi.

lorekeeper-gunah-savasi-2

 

Üç tarafın birbirine girdiği bu muazzam mücadeleyi sonlandıran Uldyssian oldu. Dünyataşı’ndan serbest bıraktığı enerjinin tamamını toplayarak tek seferde hem Cennet’in ordularını, hem de Cehennem’in sürülerini ait oldukları yere geri yollamayı başaran Uldyssian, aynı zamanda insanların içinde gizli asıl potansiyeli de tam olarak sergilemiş oldu. Ancak Uldyssian’ın farkettiği bir şey daha vardı: Artık Edyrem’in sahip olduğu bu tanrısal güç, Sanctuary’deki gerçekliğin dokusunu yırtıp dünyanın parçalanmasına sebep oluyordu. Aynı zamanda harcadığı onca enerji, insanlığından geriye kalanları da yiyip bitirmekteydi. Bu yüzden bilincini ve insanlığını kaybetmeden hemen önce Sanctuary’nin tarihinde yapılmış en büyük fedakarlığı yaptı: Bütün enerjiyi kendi içerisinde topladı ve son bir çabayla Dünyataşı’nı sıfırladı. Bu hareket Uldyssian’ın varlığının yok olmasına ve Edyrem’in gücünü yitirmesine sebep oldu.

Uldyssian’ın fedakarlığı Sanctuary’yi parçalanmaktan kurtarmış olsa da, insanlığın önünde yeni bir engel vardı. Cennet, artık Sanctuary’nin varlığının farkındaydı. Ve başmeleklerden oluşan Angiris Konseyi’nin Sanctuary ve insanlıkla ilgili bir karara varması gerekiyordu. Kalan Yazıtları’nda belirtildiğine göre Yiğitliğin Başmeleği Imperius, bütün insan ırkının yokedilmesi gerektiğini savunmuştu.  Umudun Başmeleği Auriel ve Kaderin Başmeleği Itherael insanlığın kendi haline bırakılması gerektiğini söylerken, Bilgelik Başmeleği Malthael oy vermekten sakınmıştı. Böylece insanlığın kaderini belirlemek tek bir kişiye, yani Adaletin Başmeleği Tyrael’e kalmıştı. Uldyssian’ın fedakarlığından çok etkilenen Tyrael de bu yüzden oyunu insanlığın lehine kullanarak Sanctuary’yi yıkımdan kurtarmış oldu.

İnsanlık varlığını devam ettirme hakkını kazanmıştı kazanmasına, ancak hem Cennet hem de Cehennem Uldyssian ve Edyrem’in gücünü kendi gözleriyle gördükten sonra Sanctuary’yi rahat bırakmaları pek de ihtimal dahilinde değildi. Bu yüzden iki taraf arasında ilk defa bir antlaşma yapıldı: Cennet ve Cehennem, Sanctuary’yi kendi haline bırakacak ve insanlığın gelişimini etkilemeye çalışmayacaktı. Antlaşmanın bir parçası olarak Cennet, Inarius’u Cehennem’in dipsiz kuyularında çekeceği ebedi işkence için Nefretin Efendisi Mephisto’ya teslim etti.

Peki ya Edyrem’e ve Lilith’e ne oldu? Efsaneler Edyrem’in hafızasının silindiğini ve Nephalem güçlerinin bu sebeple unutulup gittiğini iddia ediyor. Lilith’e gelecek olursak, Uldyssian’la olan mücadelesinden hemen önce Inarius tarafından yakalanıp bir kez daha sürgün edildiği varsayılmakta. Ancak gerçekte ne olduğunu kim bilebilir? Özellikle de kötülüğün her zaman Sanctuary’ye dönmenin bir yolunu bulduğunu düşünecek olursak…