lorekeeper-savasla-gecen-bin-yil-bolum-2

Savaşla Geçen Bin Yıl – Bölüm 2: Zümrüt Yıldız

Bu varlık, Gölge’nin hizmetkârından çok daha güçlüydü. Ardından kader anlarını gördü. Şimdi ise evrenin varoluşunun çok daha ötesindeki bir tarihe şahitlik ediyordu.

Bir an sonra.

Kainata yayılan bir enerjiydi.

Bir an sonra.

Bir güneşin yakınında sıcaklık buldu ve etrafında o büyürken onu koruyacak bir dünya oluştu.

Bir an sonra.

Nesiller boyunca canlılar üzerinde yaşayıp öldü.

Bir an sonra.

İhanete uğradı. Güçlü bir şey tarafından zincirlendi.

Bir an sonra.

Acı… Acı… Çok acıyor… Tek tesellisi rüyalarında yatıyor.

Bir an sonra.

Dünyaları köleleştirdiler. Dünyaları yaktılar. Onun gücünü ölen ruhlarını kaldırmak için kullandılar. Çok acıyor…

Bir an sonra.

Başka bir tane daha buldular. O çok daha güçlüydü. Onu da ele geçirmek istediler. Sonrasında durdurulamaz bir güç olacaklardı.

Bir an sonra.

Yardım istemek için kainata seslendi. İki evlat çağrısına yanıt verdi. İki parlak ışık.

Bir an sonra.

İki parlak ışık… Azeroth’tan gelen. Argus gibi olan bir dünyadan.

Alleria kendisini zorla serbest bıraktı. Bir yanına uzanmış, yatıyordu. Turalyon onu sarsıyordu. “Uyan! Alleria! Uyan! Gitmemiz gerek!”

Uzanıp Turalyon’un omzunu kavradı. “Gördün mü?” diye fısıldadı.

“Neyi gördüm mü?”

Görmemişti. Neden o görmemişti? Neden Alleria görmüştü? “Argus’un bir ruhu var. Bu dünyanın bir ruhu var. Azeroth’un da. Bu yüzden Lejyon onu ele geçirmek istiyor.”

Turalyon’un yüzündeki şaşkınlık Alleria’nınkiyle eşdeğerdi. Yalnızca bir anlığına duraksadı. “Xe’ra ne yapılması gerektiğini bilecektir.” Turalyon gözlerini kapadı ve fısıldadı, “Biz tek başımıza seni kurtaramayız ancak geri döneceğiz. Çektiğin işkenceye bir son vereceğiz. Bunu yapacağımıza yemin ederim, Işık şahidim olsun.”

Alleria tünelin daha derindeki kısımlarına doğru sürünerek ilerledi. İblis çığlıkları havayı doldurdu. Lejyon davetsiz misafirlerin farkına varmıştı. Yalnızca nerede olduklarını bilmiyorlardı. Alleria, Turalyon’un zırhını çekiştirdi. “Eğer şimdi kaçmazsak, bir daha asla kaçma şansımız olmayacak.”

Geldikleri yöne doğru koşmaya başladılar. Lejyon, dünya-özünü rahatsız eden her neyse onu bulabilmek için Argus’un altını üstüne getirecekti. Eğer iblisler Alleria ile Turalyon’dan önce taşıma kapsülünü bulurlarsa bu dünyadan ayrılmak için kullanacakları hiçbir yol kalmayacaktı.

Alleria ve Turalyon’un açık havaya çıkmaları saatler sürdü. Etrafta hiç iblis yoktu. Alleria bir anda yüreğinde umudun ışıltısını hissetti. Belki de çok geç değildi. İkili tek kelime bile etmeden depar atarak yapabildikleri kadar hızlı koşmaya başladılar.

Bir tepeye çıktılar. Kapsül aşağıda, açıklıktaydı; yalnızca birkaç yüz adım ötedeydi.

Dünyalar kadar uzaktaymış gibi duruyordu.

Kapsül, Argus’tan tek kaçış yollarıydı. Lejyon çoktan onu bulmuş, sonu gelmeyen iblis saflarıyla çevrelemişti. Çok fazlalardı. Çok çok fazla.

Alleria ve Turalyon tereddüt dahi etmeden taarruza geçtiler. Başka seçenekleri yoktu. Başka umutları da yoktu. Saldırılarının katıksız yürekliliği onlara biraz zaman kazandırmıştı. İblislerin ön safları boyunca yararak ilerlediler. Ancak yeterli değildi.

Salınan her ok, savrulan her kılıç darbesi iblisleri tek tek indiriyordu. Ancak yeterli değildi. Alleria yayını kavis çizerek savurdu ve bir düzine iblisi kutsal Işık’ın gücüyle yok etti. Ancak yeterli değildi.

“Bizi esir almamalılar,” diye gürledi Turalyon. “Bizi asla canlı ele geçirmemeliler.”

“Geçirmeyecekler de. Sol!” Turalyon soluna doğru eğilirken Alleria, eşinin kafasını yarmak üzere olan bir iblise doğru okunu fırlattı. Daha sonra aynı anda iki ok daha fırlatarak dört iblisi birden indirdi. Ancak yeterli değildi.

Yine de çoktan karar vermişlerdi. Esir alınmaktansa ölmek daha iyiydi. Eğer burada ölülerse Lejyon asla Xenedar’ın nerede olduğunu öğrenemeyecekti. Müttefikleri güvende olacaktı.

Ancak Işık’ın Ordusu ölümlerinden hiçbir fayda göremezdi. Kader gerçekten onları buraya yalnızca ölmeleri için mi göndermişti?

Argus’ta ölmeyeceksiniz.

Xe’ra çok emin konuşmuştu. Ve bir o kadar da hatalıydı.

İlerlemeleri yavaşlamıştı. Lejyon’un sonu gelmeyen askerleri üzerlerine çöküyorlardı. Alleria bir grup eredarın yaklaştığını gördü; fel büyüsünün sarmalları ellerinde birer zincire dönüşüyordu. İkili çarpışarak ölmeden önce onları esir alma niyetindelerdi.

Alleria yine de savaşmaya devam etti. Ancak yeterli değildi.

Sen oraya vardığında ne olacağını göremiyorum…

Yazgısı Xe’ra’dan gizlenmişti. Neden? Xe’ra neden bunu görememişti? Turalyon neden dünya-özünün gösterdiği görüyü alamamıştı?

Neden?

Alleria’nın zihnindeki her şey sessizliğe büründü. Aradığı cevap bir haykırış olarak değil… daha önce hiç duymadığı bir sesin fısıltısı olarak geldi.

…çünkü onlar özgür değiller…

Turalyon Işık ile birdi. Alleria değildi. En azından henüz.

Ve artık biliyordu ki hiçbir zaman da olmayacaktı.

Çarpışma kilitlenmişti. Alleria ile Turalyon ne ilerleyebiliyorlar ne de geriye gidebiliyorlardı. Sona gelinmişti. Işık onları kurtaramazdı.

“Oğlumu tekrar göreceğim,” diye fısıldadı Alleria. Bunun gerçekten olacağını hissediyordu. Akla hayale sığmaz bir olasılığın kıyısındayken bile.

Zihnine fısıldayan sesin nereden geldiğini biliyordu. Onun ne istediğini biliyordu. Ve kendilerini kurtarabilecek tek yolun o olduğunu da biliyordu. Işık’ı kullanarak son kez saldırdı ve önündeki iblisleri temizleyerek küçük bir açıklık yarattı. Sonrasında ise Işık’ın gitmesine izin verdi.

Hiçlik’e uzandı. Karanlık güçler içine aktı. Nasıl kontrol edebileceğini bilmiyordu ancak önemli değildi. Uzaklardaki bir şey onun yerine gerekeni yapıyordu. Uzaklardaki bir şey onun hayatta kalmasını istiyordu. Deli edici fısıltılarının düşüncelerini kapladığını hissedebiliyordu.

Bir anda evrenin en karanlık köşesi kadar siyah, çalkantılı bir geçit belirdi.

Turalyon şaşkınlıkla döndü. İnanmaz gözlerle geçide bakıyordu. “Alleria…?”

Adamın ismini söyleme şekli Alleria’nın yüreğini burktu.

Alleria çaresiz bir çığlık atarak kolunu büküp Turalyon’un boynuna doladı ve onu geçide sürükledi. Adamın geçidin eşiğinden geçerken acı içerisinde haykırdığını duyabiliyordu. Işık ve Gölge bir arada var olamaz.

Turalyon’un kalp atışlarını hâlâ hissedebiliyordu. Hiçlik enerjisinden geçmek onu öldürmemişti.

Geçit arkalarında kapandı. Alleria nefes nefese, tükenmiş bir şekilde elleri ve dizleri üzerine düştü. Başını kaldırıp Çarpık Düzlem’in girdap gibi dönen titrek kargaşasına baktı. Turalyon ile birlikte, ikisi için ancak yetecek kadar toprağı bulunan bir kaya parçasının üzerinde, boşluğun ortasında süzülüyorlardı. Alleria, Gölge’nin gitmesine izin verdi. Deliliğin fısıltıları kayboldu.

Turalyon sırt üstü yatmış inliyordu. Alleria onu izledi. Yaptığı ve yapmak üzere olduğu şeyi düşündüğünde ruhu acıyla sıkışıyor gibiydi.

“Güvendeyiz. Argus’tan çok uzaktayız,” dedi.

Turalyon yavaşça oturur pozisyona geçti. Gözleri Düzlem’in kaosunu algılamaya çalışıyordu. Sonrasında ise karşısındaki kadına baktı. “Ne… Sen ne yaptın?”

Alleria karşılık vermedi. Ona yalan söylemek istiyordu ama yapamazdı. Onu tekrar kandıramazdı.

“Alleria.” Turalyon eşine doğru uzandı. Alleria geri çekildi. “Alleria, lütfen! Neden? Neden?

Kadının sesi sakindi. “Ben de bunu sordum. Neden? Sonra ise anladım. Bugün Argus’ta ölmek kaderimiz değildi. Xe’ra bile bunu biliyordu. Ancak nasıl kaçacağımızı görememişti. Bizi kurtaracak olanın Gölge olduğunu görememişti.”

“Senin kötülüğe düştüğünü görmektense ölmeyi tercih ederdim!”

“Biliyorum. Ancak yine de yazgım değişmedi. Oğlumuzu tekrar göreceğiz. Lejyon’u alt edeceğiz.”

“Alleria…” Turalyon’un sesi dehşete boğulmuştu. “Bunu arkamızda bırakabiliriz. Affedilmeyi iste. Gölge’yi bırakacağına dair yemin et. Xe’ra’nın sana yardımcı olacağından eminim.”

Turalyon anlamıyordu. Alleria onu suçlayamazdı; ne yaptığını o bile bölük pörçük algılayabiliyordu. “Işık’ın yolundan yürümek uzun zamandır kaderimin bir parçasıydı. Şimdiyse yeni bir yolda nasıl hayatta kalacağımı öğrenmem gerekiyor.” O yolun sonunda kendisini ne beklediğini biliyor olmayı ümit etti.

Turalyon uzandı ve ellerini tuttu. “Doğru yol bu değil-”

Birbirlerine dokundukları anda tarifsiz bir acı Alleria’yı sarstı. Geri çekildi. Turalyon da aynı şeyi yapmıştı. Işık ve Gölge bir arada var olamaz. Kadını bıraktı ve inanmayan gözlerle kendi ellerine baktı.

Xenedar’a ulaşmanın yolunu bul. Işık’ın Ordusu’nun sana hâlâ ihtiyacı var.” Kara, çalkantılı başka bir geçit yanında belirdi. “Düşman olmadığımızı bil. Asla da olmayacağız. Buna inan, Turalyon. Lütfen buna inan.”

“Alleria, bekle-”

“Diğer tarafta görüşürüz, aşkım.”

Kalmak istiyordu. Gölge’yi ardında bırakıp Işık’a dönmekten, uzanıp eşine sarılmaktan daha çok istediği bir şey yoktu. Ancak Azeroth’u koruyacak olan yol bu değildi. Eğer karanlığa düşmek kaderiyse ona nasıl göğüs gereceğini öğrenmesi gerekiyordu.

Eğer bunu yapmayı başaramazsa sevdiği herkesten uzakta kalmalıydı. Onların iyiliği için.

Kendisini geçitten içeri attı. Kapanmadan önce gördüğü son şey Turalyon’du. Gözyaşları yanaklarından süzülürken kendisine doğru uzanıyordu.

Eşine sanki kendi hayatına son veriyormuş gibi bakıyordu.

Alleria onun yanlış düşünüp düşünmediğinden emin değildi.


Kaynak: A Thousand Years of War – Audio Drama