lorekeeper-savasla-gecen-bin-yil-bolum-2

Savaşla Geçen Bin Yıl – Bölüm 2: Zümrüt Yıldız

Yakan Lejyon, Draenor’dan geri kalan ve Ötediyar olarak adlandırılan toprakları işgal ediyordu. Azeroth kuvvetleri, Cehennem Ateşi Yarımadası’nın sınırında çaresiz bir savunma gerçekleştiriyor, Kara Geçit’in birkaç adım ötesinde saflarını tutmaya çalışıyorlardı.

Alleria ile Turalyon, Çarpık Düzlem’de beş yüz yıldan fazla zaman geçirmişlerdi. Azeroth için bu, İkinci Savaş’tan beri geçen yaklaşık yirmi yıldan ibaretti; en fazla bir nesillik bir süreydi. Kahramanları yine çetin bir savaşla karşı karşıyalardı.

Ancak Alleria için bu bir fırsattı. Turalyon ve Xe’ra ile özel olarak görüşmek istedi. Onlara -özellikle de Turalyon’a– yalan söylemek içini acıtıyordu ancak doğruyu söylerse reddedileceğini biliyordu.

“Geçen yıllar boyunca çeşitli rüyalar görüp durdum. Belli belirsiz rüyalar. Kendimi Argus’ta yürürken görüyorum. Sonrasında ise zümrüt yıldızı.” Alleria emin olmadığını gösterirmişçesine ellerini iki yana açtı. “Yanlış olduklarını düşündüm. Argus çok iyi korunuyor. Ya da korunuyordu.”

Turalyon ne demek istediğini hemen anladı. “İblisler Ötediyar’ı işgal ediyorlar. Argus’u bir daha bu kadar savunmasız bulamayız.”

Alleria, Xe’ra’nın karşı çıkmasını bekliyordu. Ancak çıkmadı.

Siz bize katılmadan önce gördüğüm de buydu: Azeroth’tan gelen iki parlak ışığın zümrüt yıldızı beraber bulduğuydu.

Alleria bir an çekindi. İstediği bu değildi. “Yalnız gitmeliyim. Bir kişi Argus’a sessizce giriş yapabileceği bir noktayı iki kişiye nazaran çok daha kolay bulabilir.”

Turalyon yalnızca ona gülümsedi. “Sana yetişemeyeceğimi düşünüyorsun. Çok kırıldım.”

“Hiçbir şeyi kesin bir şekilde görmedim, Turalyon. Başka kimseyi riske atmanın anlamı yok.”

Kaderine karşı gelme, Alleria. Sen oraya vardığında ne olacağını göremiyorum; ancak Lejyon’a karşı verdiğin şavaşa devam edeceğini biliyorum. Beraber gidin. Argus’ta ölmeyeceksiniz.

Böylesine resmi bir beyandan sonra tartışmaya yer kalmamıştı.

Alleria ile Turalyon, Çarpık Düzlem’in derinliklerine doğru yola çıktılar. Xenedar’ı silindir şeklindeki bir kapsülle terk ettiler. Işık onları ayakta tutuyordu. Yolculukları sessizdi. Gizliydi. Ve yavaştı. Argus’a ulaşmaları uzun zaman alacaktı ve içinde bulundukları kapsül de tek kaçış yollarıydı.

Yolculuk ederlerken Alleria, Turalyon’a gerçeği anlattı. En azından bir kısmını.

“Gördüğüm görüler Işık’ın yoluyla gelmedi. Bu yüzden tek başıma gitmek istedim,” dedi.

Turalyon pek endişelenmemişti. “Her nereden gelmiş olurlarsa olsunlar, Xe’ra onların doğruluğuna inandı. Bu benim için yeterli,” dedi. “Evrende farklı güçler var. Eğer Lejyon’u yenmek için Işık’a yardımcı olacaklarsa şahsen hiçbir itirazım olmaz.”

“Xe’ra’nın olurdu.”

Turalyon’un dudaklarında bir gülümsemenin izleri belirdi. “Onun bilgeliğine güveniyorum. Ancak senin içgüdülerine de aynı şekilde güvenim tam.”

Çarpık Düzlem boyunca uçtular. Alleria, olur da yaparsa kendi hatası yüzünden Turalyon’un acı çekmemesi için dua etti.

Işık’ın Ordusu, Argus’un yerini çok uzun zaman önce öğrenmişti. Düzlem’in enerjileriyle tamamen çevrelenmiş bir dünyaydı ve bu yüzden ordu da dilediği zaman oraya gidebilecek durumdaydı.

Ancak bulması kolay olsa da içine sızması o kadar kolay değildi. Yakan Lejyon’un ana kalesi oldukça iyi korunuyordu. Lejyon Ötediyar’ı işgal ederken bile durum buydu. Kil’jaeden, tahtını savunmasız bırakmaya yanaşmazdı. Fakat şimdi boşluklar vardı. Dünyanın her karışı korunuyor olamazdı.

Alleria ile Turalyon yolculuklarını bitirdiklerinde Çarpık Düzlem’in kaosu içine gizlenip bir fırsat yakalamak için beklediler. Argus’un bir kısmı titreşen ışıklarla doluydu. Diğer kısımları ise karanlık ve sessizdi.

Turalyon, aracı herhangi bir önemi olabilecek yerlerden uzaktaki bir açıklığa yönlendirdi. Kükürt ve kömürleşmiş kayaların mide bulandırıcı kokusunun içine adım attılar. Burada canlı kalan hiçbir şey yoktu. Yakan Lejyon bu dünyayı ele geçirdiğinde iblisler her yanını temizlemişlerdi.

Turalyon durumu karamsarlıkla dile getirdi. “Işık’ın terk ettiği hiçbir dünya olmadığını düşünürdüm…”

“Argus’a hoş geldin,” dedi Alleria.

Turalyon ufku işaret etti. Büyük bir kanyonun ağzı belli belirsiz görünüyordu. Derinliklerinden sayısız ışık yansıyordu. “Şurası umut vadedici gözüküyor.”

Alleria kendilerini taşıyan kapsülü gösterdi. Xenedar’a gidebilecekleri geçit yarığını açabilme gücüne sahipti. “Ve kaçış yolumuz da bu. Yolu hatırla. Aceleyle ayrılmak zorunda kalabiliriz.”

Hızlıca ancak sessizce ilerlediler. Lejyon onların orada olduğunu öğrenseydi, kaçma imkânları kalmayabilirdi. Sarp arazi, saklanabilecekleri pek çok yer sağlıyordu. Onları seyrek geçen Lejyon devriyelerinden gizleyen yer altı mağaraları ve kayalıklar vardı.

Alleria, Turalyon’un birkaç adım ötesinde ilerliyor, olası tuzakların veya düşmanların izlerini arıyordu. Kanyonun yarısına gelmişlerdi ki durdu ve başını eğdi. “Birileri kısa süre önce buradaymış.”

Turalyon sessizce kılıcını çekti. Alleria ona düz bir bakış attı. “O şekilde değil, tatlım. Bu bir devriye değil. Başka bir şey.” Yakınlardaki bir kayanın dik yüzünü işaret etti. Kararmış kayanın bazı kısımlarında sürtünme izleri vardı. Ayaklarının altında taze küllerden oluşan ince bir tabaka bulunuyordu. Diz çöktü. Küller hâlâ sıcaktı. “Yemek ateşi. Keski izleri. Birileri burada yaşıyor.”

Turalyon omuz silkti. “İnanması güç ama belki Argus üzerinde müttefikler bulabiliriz.”

Alleria umutlu değildi. “Lejyon’un burnunun dibinde yaşayan her kimse saklanma konusunda oldukça usta olmalı. Ve son derece paranoyak. Bizim onları bulmamıza izin vereceklerini sanmıyorum. Yine de…” Kayanın yüzünü dikkatle inceledi. “Dışarıda kalmak onlar için intihar demek olur. Bir yola ihtiyaçları yok mu…? Ah, işte burada.”

Tık.

Aradığını bulmuştu. Gevşek bir taş elinin içinde döndü. Kayanın küçük bir kısmı savrulup adeta bir kapı gibi açıldı ve küçük, dar bir geçit gözler önüne serildi. Alleria memnun bir şekilde başıyla onayladı. “Burada yaşayan birileri var. Lejyon’un haberi olmadan bu şekilde yolculuk ediyorlar.”

Turalyon esintili tünellerde önden gidiyor, yalnızca biraz aydınlık sağlaması için Işık’ın gücünü kullanıyordu. Saatler boyunca duydukları tek ses, kendi nefes alıp verişleriydi. Ne zaman yolda bir çatal ağza gelseler, kanyona doğru bükülenden gitmeyi tercih ediyorlardı. Çarpık Düzlem’de geçirdikleri onca zaman ardından onlara yol gösterecek güneş, yıldızlar ve yer şekilleri olmadan yönlerini bulmayı öğrenmişlerdi.

Kanyona ulaşmak üzerelerken Alleria, tuhaf bir şeyler sezmeye başladı. Zihninde çırpınan bir şey vardı. Turalyon’a baktı. Adam başıyla onayladı. O da hissetmişti.

En sonunda titreşen yeşil ışık önlerindeki yolu aydınlatmaya başladı. Etraflarındaki kayalarda donuk, deli edici bir vızıldama yankılanıyordu. Ve ardından Turalyon bir açıklık gördü. Tünel burada genişliyordu. Alleria’nın fark ettiği üzere doğal yollarla oluşmuş bir şekil değildi. Burada her kim yaşıyorsa Lejyon’u gözetlemek için uçurum kenarına eğri büğrü bir pencere oymuştu. Belki de Argus üzerinde gerçekten bir direniş belirtisi vardı. Turalyon ileriye doğru süründü ve kenardan dikkatle baktı.

Alleria çok gerisinde değildi. “Orada ne var?”

“Bilmiyorum, Alleria. Işık şahidimdir ki bilmiyorum.”

Alleria başını kaldırdı. Kanyona doğru bakıyordu. Burası Argus’un kabuğunun üzerinde yer alan ürkütücü büyüklükte, cehennemvari bir yarıktı; duman ve buharla kaplı olmasına rağmen keskin bir soğuğu vardı. Çekiçlerin, kara büyülerin ve ayak seslerinin tüm gürültüsü ve gümbürtüsü üst üste biniyordu.

Argus’un yüzeyinde de birçok kale görmüşlerdi ancak onlar sadece ileri mevki yerleşimleri olmalıydı. Asıl burası Lejyon’un ordularını güçlendirdiği yerdi. Ocaklar, depolar, iblis barakaları, sayısız diğer birçok yapı, kuyular ve yerleşimler vardı. Hepsi kanyonun zemininde değildi. Lejyon, kanyon duvarlarına da yerleşmişti.

Zihnindeki çırpınma sesi gittikçe yükseldi. Acı verici bir hâle gelmişti. Turalyon’un eldivenleri uçurumun kenarını sıkıca tuttu. “Şuradan geliyor.” Kanyonun savaş makinelerinden uzak, sessiz yapıların gölgeler içinde belirdiği daha karanlık olan kısmını işaret etti. Buradaki mimari daha farklıydı. Ne gördüğünü idrak etmesi Alleria’nın biraz vaktini aldı. Savaşla geçen yüzyıllarda düzinelerce Lejyon kalesi görmüştü. Baktığı şey ise onlara hiç benzemiyordu. O zaman neden bu kadar tanıdık geliyordu?

Gördükleri ona Azeroth’u, ilk Asildoğanlar’dan çok daha önceleri var olan yapıların harabelerini hatırlattı. Onlar titan kalıntılarıydı.

Peki neden Argus’ta titan mimarisi görüyordu?

Ve içinde ne vardı?

Bu düşünce bir şeylerin ilgisini çekmişe benziyordu. Zihnindeki varlık artık çırpınmıyordu. Sessizdi. Onu fark etmişti. Alleria, dehşet verici bir sıcaklık hissetti. Zihin gözünde ateş gördü. Saf güçten oluşan, tuzağa düşmüş ve bulunduğu fel hapisten kaçmak için çabalayan, titreşen ışıklarla çevrelenmiş bir küre gördü.

Hemen ardından varlık durdu. Baktı; dinledi. Alleria’yı görmüştü.

Çığlık attı.

Panik ve dehşet bir dağ gibi zihnini doldurdu. Korku düşüncelerine öylesine ansızın çöktü ki yere devrildi.

“Alleria!” Turalyon onu kenardan çekti. “Ne oldu?”

Bu korku… Bu korku onun değildi. Alleria’ya ait değildi. Bu yüzden acımadan onu bir kenara itti. “O yaşıyor, Turalyon. Işık bize yardımcı olsun, o yaşıyor.”

Turalyon bir anlığına boş baktı; anlamamıştı. Fakat varlık hemen ardından gözlerini ona dikmiş olmalıydı. Bir an ürktü ve inleyip sağduyusunu geri kazanmak için çabalarken sendeledi.

Alleria, kendilerine ulaşmaya çalışan şeyin ne olduğunu görebilmek için zihnini odakladı. Argus’un derinliklerindeki hapiste akıl almaz bir güce sahip bir varlık vardı; yozlaştırıcı yeşil fel alevlerle esir alınmıştı.

“Yo,” diye fısıldadı Alleria. “Zümrüt yıldız bu olamaz.”

“Işık aşkına…” diyerek nefes verdi Turalyon.

Varlık yeniden çığlık attı. Çığlığın gücü ikilinin titremesine sebep oldu. Alleria kanyondan gelen sesleri duyabiliyordu. Hareketlenme vardı. Yürüyorlardı. İblisler kıpırdanmaya başlamışlardı.

“Lejyon bir şeylerin yanlış gittiğinin farkında,” diye uyardı Alleria. Varlık kendi zincirleriyle mücadele ediyordu ve bu yüzden sarsıntılar gezegeni sallıyordu. Kaçamayınca tekrar çığlık attı.

Ancak bu sefer iletişim kurmaya çalıştı. Alleria, varlığın saf duygularının farklı bir şeye yol verdiğini hissetti. Anılar… Tüm yaşamının anılarını tek ve kontrol edilemez bir hamleyle kadına gönderiyordu. O anda, yozlaştırılmış mistik güç kaynağı adeta hemen üstündeyken zihni farklı bir yere seyahat etti.