lorekeeper_writers-blog-5

Writer’s Blog #5 – 2017’de Dört Gözle Beklediklerimiz

Lorekeeper ekibi olarak bir araya gelerek hazırladığımız Writer’s Blog serimizin beşinci, 2016 senesinin ise son bölümüyle karşınızdayız!

Ve bu sefer sizlere Lorekeeper yazarları olarak 2017 yılında piyasaya sürülecek, merakla beklediğimiz oyunlar ile bir adet konsol sistemi üzerine hazırladığımız yazımızı sunuyoruz. Her zamanki gibi bunların kişisel görüşlerimiz olduğunu da hatırlatmak isteriz.

Sizlerin beklediği ancak listemizde yer almayanlar varsa yorumlara bekleriz! Lafı daha fazla uzatmadan buyrun “2017’de Dört Gözle Beklediklerimiz” yazımıza!


DAWN OF WAR III

(Hargrimm – Burak Türköz)

lorekeeper-writers-blog-5-01-dawn-of-war-3

“Karanlıkta ışık olacağım.
Kuşku vaktinde inancımı koruyacağım.
Öfkenin sancılarında zanaatimi bileyeceğim.
İntikam alırken merhamet etmeyeceğim.
Savaşın ortasında korku duymayacağım.
Ölümün karşısında utanç beslemeyeceğim.”

Tanrı-İmparator’un kutlu ismi aşkına! Nicedir bu zamanı bekliyorduk! Sonunda yakarışlarımız duyuldu ve Tanrı-İmparator bize Dawn of War 3’ü sundu!

Uzay oyunlarından pek hazzetmeyen bendenize, uzayın eşsiz tadını öğreten oyundur Warhammer 40.000: Dawn of War. Homur homur homurdanarak, sırf hatır için başladığım bir RTS oyununun oyun hayatımı bu kadar derinden etkileyeceğini ve en sevdiğim kurgu evrenlerinden birisi hâline geleceğini bilemezdim elbette.

Bu yüzden öncelikle 2017’de en çok beklediğim oyun Mass Effect: Andromeda mı acaba diye düşünüyordum. Sonra Tanrı-İmparator’un merhametli ama cezalandırıcı eli, yüzüme bir tokat yapıştırdı. “Seni kimlerin taraflara çektiğini unutma,” dedi.

Dawn of War serisi, büyük ölçüde Blood Ravens isimli Space Marine Chapter’ının başından geçenleri konu alıyor aslında. Bu Chapter, esasen bu oyun serisi için hazırlanmıştı ve daha önceden hiç isminin geçmemesi nedeniyle Warhammer 40.000 evreninin hayranları tarafından çok hor görülürdü. Ama onların, yukarıda bahsettiğim sebepten ötürü bende özel bir yeri vardı. Bu yüzden en son Dawn of War 2’de oldukça kötü bir hâlde bıraktığımız Blood Ravens’ın düze çıkıp çıkamayacağını fazlasıyla merak ediyordum.

Dawn of War 3’ün konusu hakkında pek bir bilgi verilmiş değil; ama sunulan sinematiğe bakarsak yine Blood Ravens’ı görüyoruz. Orkların ve Eldarların da cirit atması, oyunun ilk etabında sadece bu üç ırkın olduğunu düşünmemize yol açıyor. Açıkçası başlangıç için bundan rahatsız olmuyorum çünkü diğer ırkların zamanla DLC’lerle geldiğini biliyoruz zaten.

Dawn of War 3’ün bende uyandırdığı bir diğer heyecan ise eski model RTS’lerdeki gibi bina kurulumunun geri gelmiş olması. Dawn of War 2, bunun eksikliği nedeniyle beni son derece zorlamıştı açıkçası. Anladığımız kadarıyla üçüncü oyun, ilk iki oyunun en iyi özelliklerini toplayarak yapılmış.

Buna rağmen yayınlanan oyun içi videolar, grafik kalitesi, görüntü ve savaş seçenekleri açısından oyunseverlerden pek de iyi not alamadı. Öncelikle serinin ilk oyunundan beri var olan siper sisteminin bu videolarda bulunmaması, izleyen istisnasız herkesin gözüne batmış olmalı. Buna ek olarak grafikler ve renklerden de şikâyetler gelse de ben kendi adıma güzel buldum. Elbette ki muhteşem olduğunu söyleyemem ama eleştirilerin dozunun da yersiz olduğu kanaatindeyim.

Şu an için oyunun kesin çıkış tarihi de açıklanmış değil. Genel olarak 2017’de geleceği dışında (ki lütfen daha gecikip bizi bekletmesin) çok az bilgi sunulmuş durumda. Bu yüzden merakla Relic Entertainment’ın konuyla ilgili açıklamalarını beklemekteyiz.

Ta ki o zamana kadar, hafif yürüyün ve büyük bir silah taşıyın!


DIVINITY: ORIGINAL SIN II

(Archsorceress – Burcu Arabacı)

lorekeeper-writers-blog-5-02-divinity-original-sin-2

2016 benim için Kickstarter’a yaptığım yatırımların meyvelerini aldığım yıl oldu, güzel de oldu. Henüz bütün meyveleri toplayamadık gerçi. Zira Torment: Tides of Numenera ve Divinity: Original Sin 2 biraz gecikme ile 2017’ye sarktılar. İkisini de büyük heyecanla beklesem de Torment’i yazma işini Planescape’in yüzü suyu hürmetine Can’a bıraktığım için Divinity’e odaklanacağım bu yazıda.

İlk Original Sin’i beklentilerimin ötesinde sevmiştim. Bir RPG’den ne bekliyordum? İlginç bir senaryo, bol bol diyalog, seçimler… Şahsen beklentilerimin arasında harika co-op mekanikleri ya da Dragon’s Dogma’da görüp bayıldığım elementler arasındaki etkileşimler yoktu. Gamescom’da zorlukla arayıp bulduğumuz Larian standında gördüklerimize (ki bununla ilgili İngilizce yazımıza buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz) ve kapalı betada tecrübe ettiklerime dayanarak diyebilirim ki Original Sin 2 geçen oyuna hayran kalmamı sağlayan bu iki özelliği alıp bir adım öteye taşıyor.

İlk oyunda yer alan 2 kişilik co-op modu 4 kişiye çıkıyor. Ayrıca her karakterin diğerleriyle çıkar çatışmasına girmesini gerektirebilecek kişisel bir görevi de olacağını düşünürsek ikinci bir Munchkin kriziyle karşı karşıya olabiliriz. Aynı Munchkin’de de olduğu gibi hepsini anında satmamız ve sırtından bıçaklamamız dahi gerekebileceği için oyuna hayati önem vermeyen arkadaşlarla oynamakta fayda var kısacası.

4 kişilik co-op modu, farklı hikâyeleri ve amaçları olan karakterleriyle tam bir masaüstü RPG tadı verir hâle getiriyor oyunu. Bir de üstüne mod desteği ve game master modu eklenince… Kendi senaryomu -ya da daha ufak adımlarla başlarsak kendi yan görevlerimi- yazıp oynatma keyfini dört gözle bekliyorum.


SYBERIA III

(Egzolinas – Mirac M. Kocatürk)

lorekeeper-writers-blog-5-03-syberia-3

İlk oyunun üzerinden hatırı sayılır bir zaman geçmiş. Tam 15 yıl. Henüz çevrim içi oyunların kendi imparatorluklarını kurmadığı dönemlerde kaliteli macera oyunları arasında yer edinmeye çalışan Benoit Sokal imzalı bir Microids yapımıydı Syberia. Bilgisayarıma ilk kurduğumda çok yavan işlenecek bir hikâyeye burun kıvırıp ön yargıyla başlamıştım oyuna. Bir fabrika satış sözleşmesi için satan kişinin imzasını almak adına Amerika’dan Doğu Avrupa’ya gelen avukat bir kızı yönetmek takdir edersiniz ki her oyunda işlenen bir konu değil.

Fakat oyunun içerisindeki havanın çok farklı olduğu da daha ilk sinematikle birlikte içimize işliyordu. Otonom makinelerle dolu bir şehir, ortadan kaybolmuş ve hayallerinin peşinde koşan yaşlı bir mucit ve onu ararken işlerin hem daha gizemli hem de daha merak uyandırıcı bir hâl alması, beni oyuna bağlayan önemli etkenlerdi. Oyunda yönettiğimiz hanım kızımızın her cep telefonu çalışında bu uçsuz bucaksız diyarlarda dolanırken arkasında bıraktığı hayatı ve duygularını çok canlı bir şekilde yaşayabiliyorduk. New York City hengâmesinden kendini bir anda Valedilene gibi şirin, soğuk ve ıssız bir kasabada bulduğunda nişanlısı ve patronuyla olan telefon konuşmaları empati yapmamıza ve ana karakterimize daha çok bağlanmamıza sebebiyet veriyordu. İlk oyunun sonunda hissettiğimiz duygular yüzümüzde bir gülümseme bıraktığı hâlde kendi hayatlarımıza dair almamız gereken kararları da cesurca sorgulattı.

İki yıl sonra ikinci oyun… Syberia 2. Yine Benoit Sokal dokunuşlu bir oyun ve bu sefer Kate Walker geri dönüşü olmayan bir yolculukta ilk oyundan tanıştığı Hans’a hayallerini gerçekleştirmesi için yardımcı oluyor. İlk oyundaki kaliteden hiçbir şekilde ödün vermeden aynı hisleri yine bir daha yaşatarak oynatıyor oyun kendini. Yeni grafikler, daha iyi bir optimizasyon, oyunun fiziksel detaylarda yakaladıkları zamanının ötesinde gelişmiş olmasına rağmen hiçbirine takılmıyoruz. Çünkü yarım bıraktığımız bir kitabı sanki kaldığımız yerden yeniden okumaya başlamışız gibi aynı duyguları hissettirerek oynatıyor oyun kendini. Bu tecrübe inanılmaz…

Syberia 2 biterken o bitişin hüznünü dün gibi hatırlıyorum. Bilgisayarın başında “Ama.. ama? Devamı olmalı?” diye monitöre bakarken kalakaldığımı… Oyunu oynarken ben de hissettirdiği duygularla yarım kalmış bir maceranın tamamlanması gerektiğini hissetmiştim. Çok bekledim üçüncü oyunun çıkmasını ama yapımcılar bir türlü o güzel haberi vermediler.

Ama o haber artık geldi. O karlar altında neredeyse hiçliğin ortasında yapayalnız kalan Kate’in yeni macerası Syberia 2’nin bitişinden birkaç ay sonrasını konu alacak. Diğer iki projenin başında olan Benoit Sokal’ın yine başta olması ve geliştiricinin dahi aynı ekip olması günümüz teknolojisiyle çok daha kaliteli bir oyunun bizi beklediğini gösteriyor aslında. Syberia 3’ün oynanışı biraz değiştirilmiş, ondan önceki oyunlara benzemeyeceğini açıkça ortaya koyuyor ama zamanın yaşattığı o güzel anları düşünürsek oynanış en az umurumda olacak şey bu oyunla ilgili.

2017’yi merakla bekliyoruz…


CRASH BANDICOOT: N. SANE TRILOGY

(Razelis – Orçun Turan)

lorekeeper-writers-blog-5-04-crash-bandicoot-n-sane-trilogy

Kafasında kocaman bir N olan bir adam, uzun ve pembe kristaller, garip garip sesler çıkartan ve kendi etrafında çılgıncasına dönen bir “köpek”, etraftan toplanılan ve afiyetle yenilen “elmalar”… Crash Bandicoot 2’nin, hatta serideki diğer oyunların bile genel açıklamasını bu şekilde yapabiliriz sanıyorum. Etraftaki bütün kutuları kırıp dök, kristalleri topla, yuvarlanan devasa taşlardan kaçın, ilk beş bölümü zar zor bitir, yatma saati gelsin, sonra Playstation’da oyunu kaydedebilecek bir yer yok diye hayal kırıklıkları içinde yatmaya git… Crash için kişisel özetim de bu.

Kayıt sorunu hallolduktan sonra oyunun bitebildiği ortaya çıktı. Gerçi bu gerçeğe ulaşana kadar Crash’i bütün olarak yutan çiçekler olsun, dokunur dokunmaz patlayan ve ortada sadece Crash’in ayakkabılarını bırakan TNT ve Nitro kutuları olsun, birçok zorluğun üstünden zıplamam gerekti. Crash zıplarken benim de aynı anda kanepede yaptığım zıplamaları da unutmamak lazım.

Sonrasında diğer oyunlarını da keşfettim. Özünde aynı şeyleri yapmama rağmen Crash ile birlikte koşturmanın zevki paha biçilemez bir şey benim için. Playstation 2’deki Crash oyunları güzel olsalar da bir şeyleri eksikti. Crash Team Racing’i fırsat buldukça eskisi gibi oynadığımdan dolayı büyüdükten sonra Crash’e burun kıvırma gibi bir durumumun olmadığını da belirteyim.

Her neyse… Önümüzdeki sene çıkacağı açıklanan N. Sane Üçlemesi, ilk üç oyunun elden geçirilmiş hâllerini içeriyor. Umarım eski tadından bir şey kaybetmemiş olur ve daha önce aldığım zevki tekrar bulabilirim. Dr. Cortex için daha çok kristal toplamamız gerekiyor sonuçta!


NieR: AUTOMATA

(Artorias – Ilgar Kayı Akyüz)

lorekeeper-writers-blog-5-05-nier-automata

2010 yapımı olan NieR’in devam oyunu olan ve geçen yıl E3’te duyurulan NieR: Automata, belki de beni bu yıl en çok heyecanlandıran oyunlardan bir tanesi. İlk oyunun devamı olsa da doğrudan hikâye ile nasıl bir bağlantısı olduğu henüz tam olarak bilinmiyor; ancak ilk oyundan uzun yıllar sonrasını konu aldığını biliyoruz.

NieR evreni, Dünya’nın robot işgalciler tarafından ele geçirilmesi ve hayatta kalan insanların Ay’a yerleşmesini konu alıyor. Automata ise bu hayatta kalanların android savaşçılar ile Dünya’yı geri almaya çalışması konusunu işliyor.

Oyunun beni en çok heyecanlandıran yanı belki de oldukça kusursuz, akıcı kontrolleri ve oynanışı. Uzun zamandır kontrolleri bu kadar iyi olan bir aksiyon oyunu bekliyordum ve yakın zamanda çıkan demosunu oynadıktan sonra oyun hakkında daha çok ümitlendim. Demoda oynadığım ve fragmanlardan gördüğümüz kadarıyla seride -daha önce de olduğu gibi- yakın mesafeli silahlar üzerine kurulu bir savaş mekaniği mevcut. Oyun oldukça hızlı ve tatmin edici; crafting sistemi de ilginç duruyor. Hoş bir detay ise kullandığımız silahların sürekli sırtımızda duruyor olması; birçok aksiyon oyununda olduğu gibi bir anda belirmiyor yani. Oyundaki silahların özel hikâyeleri olacağı da söyleniyor ve bu özellik umarım Dark Souls’daki gibi olur; zira kullandığımız silahların bir geçmişi olması onlara kişilik katan bir özellik ve bu, silahlarla aramızda bir bağ oluşmasına bile sebep olabilir belki de.

Oyunun beni en çok etkileyen kısımlarından bir diğeri de çevre ve boss tasarımları. Dark Souls, Shadow of the Colossus gibi oyunların verdiği “küçüklük” hissi bu oyunda da mevcut. Etrafımızdaki birçok şey bize kıyasla oldukça büyük ve kendimizden kat kat daha büyük bir boss’u yenmenin verdiği his oldukça özel.

Gelelim oyunun müziklerine… Tek kelime ile şahane. NieR ve Drakengard 3’ün müziklerini besteleyen Keiichi Okabe seriye dönmüş. Özellikle boss müzikleri çok iyi olacak gibi duruyor.