lorekeeper-blog-berserk-souls-serisi-benzerlikleri

Berserk & Souls Serisi Benzerlikleri

Günlük yaşamımızın monotonluğu ve yaptıklarımızla birlikte renklendirmeye çalıştığımız bitmeyen bir döngü içindeki günler… Yaşadığımız bu monotonluğun içerisinde biz, iyiliğin ve kötülüğün kimi zaman ayırt edemediğimiz buğulu çizgileri içerisinde yaşarken döngünün nasıl şekilleneceğini, nasıl biteceğini düşünürüz. Bu düşünce, insanlığın doğuşundan beri yer almış, gitmeyen, hatta bitmek bilmeyen bir histir. Sözünü ettiğim bu hisse en yakın başka bir kavram ise Tanrı’nın varlığı ve erdemliğidir. Bahsettiğim bu kavramları birbirleriyle harmanlayan ve başarılı bir şekilde bizlere sunan serileri düşündüğümüzde aklımıza Berserk ve Souls serileri gelir. Zaten Souls serisinin ve Bloodborne’un yaratıcısı olan Hidetaka Miyazaki’nin koyu bir Berserk hayranı olduğunu öğrendiğiniz vakit, karşınızdaki şaheserin tüm dikkat çekici yerlerini de görmeye başlıyorsunuz. Berserk isimli manga ve anime serisinde kaderi, bitmek bilmeyen bir döngüyü, insanı ve kötülük kavramını ustaca ele alan Kentaro Miura, Souls serisinin yaratıcısını o kadar çok etkilemiş ki bu seri arasındaki benzerlikleri fark etmemek neredeyse mümkün değil. Eğer bu iki seriyi de merak ediyor ve aralarındaki benzerlikleri, referansları öğrenmek istiyorsanız sizleri arka odamıza alalım.

Souls evreninde dünya ilk başta karanlık, sislerle kaplı, insanlığın yaşayamayacağı bir diyarken İlk Alev’in ortaya çıkması ile şekillenmeye başlamıştı. İlk Alev, Souls evreni için yaşam ve ölüm, ışık ve karanlık, dolayısıyla hayatın kendisi demekti. Dünyanın karanlıkla ve ejderhalarla kaplı ‘Kadimlerin Çağı’ artık bitmiş, ilk insansı figürlerin ve akabinde dört ruhun çıkmasıyla da ‘Ateşin Çağı’ başlamıştı. Ateşin Çağı’nın başlaması, insanlığın ortaya çıkışı ve krallıkların kurulmasıyla birlikte Souls evrenindeki döngü de başlamış bulunmaktaydı. Karanlığın içerisinden aniden parlayan İlk Alev, yavaşça gücünü kaybedecek ve dünyayı yeniden karanlığa, yok oluşa sürükleyecekti. Bu yok oluşu engellemek için de ortaya çıkan ruhların lideri ve aynı zamanda Gün Işığı Lordu olarak bilinen Lord Gwyn bile kendisini feda edecekti. Ancak Lord Gwyn’in bu çabası bile yetersiz olacak ve döngüyü devam ettirmek veya yok etmek Seçilmiş Diriölü’ye kalacaktı.

Berserk evreninde ise bu döngü her 216 senede bir gerçekleşmekteydi. Bu döngünün amacının ne olduğu tam olarak bilinmese de Tanrı’nın yarattığı söylenilen ‘Kızıl Behelit’ isimli tılsım ile gerçekleşen ay tutulması sırasında ‘Tanrı Eli’ isimli varlıkları ortaya çıkaracağı anlatılmaktaydı. Her 216 senede bir ay tutulmasının ortaya çıkması ile birlikte Kızıl Behelit’in seçtiği kişi, ‘Tanrı Eli’nden birisi olmak için çevresindeki insanları feda edecekti. Seçilmiş Diriölü’nün bu döngünün tam ortasında yapayalnız kalması gibi, Berserk’te de gerçekleşecek olan sıradaki döngüde Guts ve Griffith’in hayatı sonsuza kadar değişecekti.

Souls serisindeki Gün Işığı Lordu Gwyn, Kabirlordu Nito, Izalith Cadısı ve Pulsuz Seathe, Lord Ruhlarını temsil etmekle birlikte aslında Tanrı Eli’nin ta kendileriydi. Her biri muazzam güçte varlıklar olmakla birlikte Ateş Çağı’nı şekillendirmiş ve nihayetinde birer tehdide dönüşmüşlerdi; aynı Kızıl Behelit ile Tanrı Eli’ne dönüşen insanlar gibi. Bu noktada Karanlık Ruh’a sahip olan Sinsi Pigme’nin de Tanrı Eli’ne dönüşmüş Griffith olduğunu söyleyebiliriz. İnsanlığını geride bırakarak Guts dahil bütün Beyaz Şahin Birliği’ni feda eden Griffith, hayalini kurduğunu krallığı ve gücü elde etmek namına Femto isimli bir Tanrı Eli’ne dönüşmüştü. Dostu için Tanrı Eli’ne karşı savaşmaya çalışan ve olanlara bir anlam getirmeye çalışan Guts ile bu döngünün tam ortasında kalmıştı.

Ancak bu noktada Guts’ı Seçilmiş Diriölü ile bağdaştırmak kesinlikle doğru değil zira Guts’ın Souls evrenindeki yeri Artorias Hiçlikyürüyen’in yanıydı. Gerek dış görünüş, gerek de Artorias’ın kaderinin Guts’a oldukça benzemesiyle birlikte Miyazaki, Berserk referanslarını çok başarılı bir şekilde Souls evrenine yedirmiş diyebiliriz.

İlk olarak Artorias’ın görünüşü ve Guts’ın Berserk Zırhı ile olan benzerliği inkar edilemeyecek bir seviyedeyken iki karakterin de kurtlarla bir bağı olması da onları özdeşleştiriyor. Guts, çocukluğunda vahşi kurtlarla savaşmasıyla birlikte Kara Silahşör olarak anıldığı dönemlerde içinde kurda benzeyen bir iblis barındırmaya dahi başlamıştı. Hatta Berserk Zırhı’nı elde etmesiyle birlikte Guts, iblislere karşı savaşırken Kara bir kurdu anımsatmış ve kendisini kaybetmişti. Artorias’ın kurtlarla olan bağı ise sadık yaveri Sif ile alakalıydı. Sif isimli devasa bir kurt ile arkadaşlık yapan ve Ateş Çağı’nda Lord Gwyn’in 4 şövalyesinden biri olan Artorias, aynı Guts gibi kendisini hiçliğe ve karanlığa karşı savaşırken bulmuştu. Guts’ın Berserk’teki kaderini henüz tam bilmesek de Artorias, karşı koyduğu ve yılmadan savaştığı bu bitmek bilmeyen güce nihayetinde boyun eğmişti. Ancak Guts ve Artorias’ın benzerlikleri bunlarla sınırlı değil elbette.

Guts gibi devasa bir kılıç tutan ve bu kılıçla da ün salan Artorias’ı öldürüp ruhunu elde ettiğimiz takdirde ‘kırık bir kılıç’ ile Hiçlikyürüyen’in silahını elde edebiliyoruz. Kırık kılıç referansı, bu noktada Guts’ın ‘Ay Tutulması’nda Tanrı Eli’ne karşı kırık bir kılıçla savaşması ve nihayetinde aklını kaybederek kendi kolunu kesmesine bir atıf olarak belirtiliyor. Siz de fark etmiş olacaksınız ki aynı Guts gibi Artorias da sol kolunu artık kullanamamakta.

lorekeeper-blog-berserk-souls-serisi-benzerlikleri-2

İlgimizi çeken ve kafamızda teoriler kurmamızı sağlayan asıl durum ise Artorias’ı öldürdüğümüz vakit Hiçlikyürüyen’e bir mezar yapan ve eski dostu için dua eden Ciaran ile karşılaşılmasıydı. Artorias gibi Lord Gwyn’in şövalyelerinden biri olan Ciaran bir kadındı ve Souls evreninde Hiçlikyürüyen’e beslediği hisler ile tanınıyordu. Bu noktada Guts ile Artorias’ı bağdaştırdığımızı düşünürsek Ciaran da Casca’nın ta kendisi olmalıydı. Hatta böylelikle Lord Gwyn’in Griffith’ten esinlenerek yaratıldığını ve Beyaz Şahin Birliği’nin önemli savaşçıları olan Guts, Casca, Pippin ve Judeau’nun Günışığı Lord’unun 4 şövalyesine dönüştüğünü düşünsek pek de haksız sayılmayız. Kaldı ki Pippin ve Gough, cüsse ve kuvvet olarak birbirlerine benzemekle birlikte Ornstein ve Judeau’nun çevikliği de oldukça benzerdir.

Peki Griffith’in yeri Souls serisinde neydi, kimdi, neredeydi? Aslına bakarsanız Griffith’in etkilerini hem Lord Gwyn’de hem Kara Güneş Gwyndolin’de hem de Seçilmiş Diriölü’de görmek oldukça mümkün. Griffith’in hiçliğe, karanlığa karşı bir ümide dönüşmesi ve insanlar için bir kurtarıcı gibi görünmesi Lord Gwyn’in duruşuna oldukça benzerken, Günışığı Lordu’nun oğlu olan ancak ayı temsil ettiği için bir kadın gibi yetiştirilen Gwyndolin’i de oldukça anımsatıyor. Gwyndolin gibi feminen bir duruşa sahip olan Griffith’in Tanrı Eli’ne dönüşmesiyle birlikte iblisler için bir sembol olan ‘Ay’, Gwyndolin’ine hayat veren kavram olarak da karşımıza çıkıyor. Peki neden seçilmiş diriölü ve Griffith arasında bir benzerlik var?

Ortaçağ döneminde geçen Berserk evreninde açlık, kıtlık ve veba gibi hastalıkların içerisinde yoksul bir yaşam süren Griffith, daha çocukken gördüğü kaleden oldukça etkilenmişti. Kendisine bir gün orada olacağının sözünü veren Griffith, kendi çıkarı adına güç ve saygınlık edinmek için her şeyi yapmaya başlamış, nihayetinde de Beyaz Şahin Birliği’ni kurup savaşlarda paralı askerlik yaparak o dönemin en başarılı komutanlarından birine dönüşmüştü. Ancak ne Griffith’in ne de diğer hiç kimsenin bilmediği bir şey vardı: Daha bir çocukken falcı bir kadından elde ettiği Kızıl Behelit, gözlerini Griffith’e dikmiş ve beyaz saçlı çocuğu seçmişti.

216. yılın son günlerinde Behelit ile yeniden karşılaşan ve ortaya çıkan Tanrı Eli’ne karşı şaşkın gözlerle bakan Griffith, hayalini kurduğu saray ve çocukluğundan beri kovaladığı güç için herkesi feda ederek Femto’ya dönüştüğünde aslına bakarsanız Seçilmiş Diriölü’nün yaptığı seçimlerden birisini yapıyordu. Aynı Griffith gibi güçlenmek için karşısına çıkan her engeli öldürerek aşan, Lord Ruhları’nı elde ederek ilk Alev’e doğru yürüyen Seçilmiş Diriölü, nihayetinde Lord Gwyn’i de ortadan kaldırdığında isterse kendisini feda edip ateşi yeniden canlandırabiliyor ya da dünyanın gittikçe karanlığa gömülmesine ve hiçlikte boğulmasına izin vererek Hiçlik’in Lordu olabiliyordu. Bu noktada Souls evrenindeki bir başka tartışma konusu da ortaya çıkıyor: Ateşi yeniden canlandırarak döngüyü devam ettirmek, insanlığın yeniden yeşerip ardından yavaşça yok olmasına sebep olmak mı doğru karardı; yoksa kadere, döngüye karşı gelip hiçliği kabullenmek mi? İşte bu soru, Berserk’ün işlediği ve sorguladığı bir başka konuya da yer ediniyor.

Berserk evreninde kaderin ve gerçekleşecek olayların önceden Tanrı tarafından belirlendiğinden söz edilir. Böylelikle şunu sorabiliriz: Eğer her şey Tanrı tarafından önceden belirlendiyse, o hâlde kötü veya iyi denen bir şey yoktur, aksine bizler için hazırlanmış bazı roller vardır. Her ne kadar döngü devam etse, Tanrı Eli ile birlikte Femto isimli yeni üyenin doğuşu ile birlikte iblisler ortaya çıksa da insanların mı kötü yoksa bu garip canavarların mı iyi olduğu bilinmez. Bu çizgi oldukça buğuludur. İnsanlar birbirlerini güç için katlederken, haydutlar genç kızlara, çocuklara tecavüz ederken iblislerin insanları öldürmesine kötü diyemeyiz. Berserk evreninin bu acımasız yapısı, sadece bunlarla kalmamakla birlikte dini kötüye kullanan örgütlerin insanlara zulüm etmesiyle de bizlere iyiyi ve kötüyü gittikçe sorgulatırken doğrunun ne olduğunu da düşündürüyor. Acaba olacakları bilmemize rağmen ateşi yeniden canlandırmak mı doğru karardı? Yoksa insanlığın daha fazla acı çekmemesi için karanlığı kabullenmek mi?

Berserk ve Souls serilerindeki benzerlikler saymakla bitecek gibi değil. Örneğin Souls serisinde karşımıza çıkan ‘Kırmızı Göz Küresi’, Kızıl Behelit’e oldukça benziyor. Kaldı ki bu küre ile başka oyunculara saldırabiliyor ve ‘bir nevi’ Kızıl Behelit için oyuncuları feda edebiliyorsunuz. Daha da güçlenmek veya kudretinizi sınamak için… Oyunda karşımıza çıkan ve cesetlerden oluşan kule, top yığını, hatta tahta tekerleklere bağlanmış insan vücutları da Berserk’ten bizzat etkilenerek oyuna eklenmiş. Zaten Souls evreninin ortaçağ konseptinde olduğunu düşünürsek, Berserk’ten esinlenebileceği içerikler oldukça fazla. Daha Undead Parish isimli bölgeye geçerken karşımıza çıkan Ejderha’dan tutun, Sen’in Kalesi’nde bizlere zor anlar yaşatan sürüngen askerlere kadar birçok karakter ve içerik Berserk’te de karşımıza çıkıyor. Ancak bu içeriklerden daha çok oyundaki birçok oynanabilir olmayan karakterin Berserk’te bir eşinin bulunması dikkat çekiyor diyebiliriz.

Souls serisinin demircisi olan Dev Andre, Guts’a macerasında yardım eden demirci Godo olarak kendisini göstermekle kalmıyor. Bu iki karakter birbirlerine o kadar çok benziyor ki Miyazaki’nin bazen hiç uğraşmadığını bile düşünmemize sebep oluyor. Guts’a karanlığa ve içindeki iblise boyun eğmemesinde yardımcı olan Schierke isimli genç cadı ise Dark Souls’da Seçilmiş Diriölü’ye yardım eden Beatrice ile oldukça benzerlik taşıyor. Görünüşünden tutun, yaklaşım biçimlerine kadar… Souls serisinde karşımıza çıkan Siegmeyer of Catarina karakteri ise Berserk evreninde Guts’ın daha gençken karşılaştığı Bazuso isimli şövalyeye benzemesi de ‘Çal Miyazaki, çal!’ dedirttiriyor.

Açıkçası bu benzerlikleri daha anlatsak ne zaman dururuz, ne zaman rahatlarız inanın bilemiyoruz çünkü bu benzerlikler daha bir o kadar Bloodborne’da da mevcut. Benzer örnekleri daha en basitinden Bloodborne’daki ‘Avcıların İşareti’ ile Guts’ın ensesinde ve Behelit’lere feda edilen insanlarda bulunan yara izi olarak belirtebiliriz. Ya da Katedral Bölgesi’nde bulunan ‘Kilise Hizmetçileri’nin Berserk’teki Papaz Mozgus’a benzediğini söyleyebiliriz. Ancak bu benzerliklerin daha en başta Miyazaki’nin koyu bir Berserk hayranı olduğundan ortaya çıktığını sizlere söylemiştik. Berserk oyunu geliştiremeyen Miyazaki, seriye olan hayranlığını bu şekilde farklı oyunlarda göstermiş ve aslına bakarsanız Berserk hayranlarını da mest etmişti.

Bitmek bilmeyen bir döngüyü, belirlenmiş kaderleri ve iyi/kötü ilişkilerini başarıyla anlatan bu iki seri her ne kadar birbirlerine benzeseler de aslında bir o kadar da özneller. Miyazaki’nin Berserk serisine ve serinin yaratıcısı olan Miura’ya olan hayranlığı Souls oyunlarında ve Bloodborne’da hayat bulurken, Berserk hayranları da oyunda keşfettikleri Guts’ın, Griffith’in zırhı ve silahları ile aslında aradıkları oyuna böylece gömülebiliyorlar.