Lorekeeper

WARCRAFT TARİHÇELERİ – BÖLÜM 1: EVRENİN OLUŞUMU, TİTANLAR, İBLİSLER VE HİÇLİK EFENDİLERİ

Her şeyden önce Işık vardı.

Evrendeki sayısız dünya oluşmadan, ilk hayatın nefes almaya başlamasından çok daha önceleri var olan Işık, uçsuz bucaksız kâinat boyunca yayıldı ve beraberinde yaşamın oluşması için gereken enerjileri de taşıdı. Ancak Işık her ne kadar hareketli ve hayat dolu olsa da yayıldıkça ve daha uzak köşelere doğru ilerledikçe taşıdığı enerjinin bir kısmı sönmeye başladı. Işık’ın zayıfladığı ve arkasında karanlık bir boşluk bıraktığı noktalar ise yeni bir gücün doğmasına sebep oldu: Hiçlik.

Hiçlik, Işık’ın tam aksine var olan her şeyi sonsuz bir karanlığa boğan, evrendeki aydınlık yaşam enerjisini emip yok eden bir güçtü ve etki alanını genişletmesi uzun sürmedi. Var oluşları itibarıyla her ne kadar ayrı düşünülemez iki güç hâline gelmiş olsalar da Işık ve Hiçlik, birbirlerinin tam tersi kavramları barındıran kuvvetlerdi. Kâinat boyunca süregelen çatışmaları ise en sonunda yaratılışın dokusunu parçalayacak kadar büyük ve korkunç patlamalara yol açtı.

İşte tam da bu anda bildiğimiz anlamdaki fiziksel evren hayat bulmuş oldu.

Işık’ın ve Hiçlik’in çarpışması sonucu açığa çıkan yoğun enerji dalgaları, kâinat boyunca yayılarak sonraları “Büyük Karanlık” adı verilecek olan uzayın genişlemesine ve sayısız gezegenin doğmasına sebep oldu. Ancak en kaotik enerji akımlarının var olduğu noktada yeni ve korkunç bir boyut oluştu: Çarpık Düzlem. Işık’ın ve Hiçlik’in sınırlarında çarpıştığı bu boyut, her ne kadar uzayın bir parçası olsa da fiziksel düzlemin dışında bulunuyordu; ancak kaosun evrene taştığı zamanlar da olacaktı.

Evrendeki kozmik güçler

Fiziksel düzlemin doğumunu takiben Büyük Karanlık’a yayılan Işık hüzmeleri, uzayda var olmaya başlamış birçok gezegene hayat taşıdı. Bu yaşam formlarından en bilinenleri, neredeyse her gezegende var olan ve temel dört elementi temsil eden element ruhlarıydı. Ateş, su, toprak ve havadan oluşan bu dört elementin dışında aslen kozmik güçler olan iki element tipi daha bulunmaktaydı: Ruh ve Bozulum. Çok sonraki dönemlerde şamanlar tarafından ‘beşinci element’, keşişler tarafından ise ‘chi’ olarak adlandırılacak olan Ruh elementi, yaşamın var oluşunu sağlayan tüm güçler arasındaki dengenin korunmasını sağlıyordu. Öyle ki Ruh elementinin yoğun olduğu dünyalarda diğer elementler oldukça sakin, barışçıl ve fiziksel görünümden yoksun bir halde yaşarken az olduğu dünyalarda ise oldukça saldırgan davranıyor ve yıkıcı bir hayat sürüyorlardı. Bozulum ise sonraki dönemlerde diğer elementleri zorla kontrol altında tutmak ve gerektiğinde yıkıcı güçlerini arttırmak için kullanılan bir kuvvetti.

Uzaya yayılan Işık huzmelerinin bir kısmı zaman içerisinde bir araya gelerek farkı canlıların doğmasına da sebep oldular. Bu canlılar arasında barındırdıkları potansiyel güçle ön plana çıkanlar, tamamen Işık parçalarından oluşan naarulardı. Işık’ın vücut bulmuş hali olan naarular, taşıdıkları kutsal büyü gücünü evrendeki yaşamı korumak ve desteklemek için kullanmayı görev bildiler. Ancak evrende naarulardan çok daha güçlü ve esrarengiz varlıklar da hayat bulmaya başlamıştı.

Evrendeki bazı gezegenlerin içerisinde “dünya-özü” olarak adlandırılan ruhlar barınmaktaydı. Bu ruhlar, var oldukları dünyanın enerjisi ile beslenip büyüyerek erişkinliğe ulaşacak ve zamanı gelince adeta yıldız tozu serpiştirilmiş dağlar ve okyanuslarla kaplı dev bedenleriyle doğacaklardı. Evrendeki yaşamı koruma gayesiyle hareket eden naarular gibi bu varlıkların da bir amacı olacaktı: Kendi türlerinin diğer üyelerini barındıran dünyaları bulmak ve kâinata düzen getirmek için yaşayacaklardı. Bu varlıklar, titanlardı.

Nitekim bilinmeyen bir zamanda, evrenin bilinmeyen bir yerinde ilk titanın doğumu gerçekleşti. Adı, Aman’Thul idi.

Büyük Karanlık adı verilen uzayda kendi türünü aramaya başlayan Aman’Thul’un bu yolculuğu ilk başlarda yalnız ve zorlu olsa da zamanla meyvesini vermeye başladı. Henüz doğmamış titan ruhları barındıran gezegenler bulan Aman’Thul, onların gelişmesine ve doğmasına yardımcı oldu. Evrene gözlerini açan diğer titanlar da Aman’Thul’un bu arayışında ona destek olmayı hiç düşünmeden kabul ettiler. Panteon adını alan bu birliği oluşturan titanlar Aman’Thul, Sargeras, Khaz’goroth, Norgannon, Eonar, Golganneth ve Aggramar’dı.

[Panteon] Norgannon, Golganneth, Eonar, Aman’Thul Kaz’goroth, Aggramar, Sargeras

Başka titanların ruhlarını barındıran gezegenler bulabilmek için harekete geçen Panteon, gittikleri her dünyaya düzen getiriyordu. Öncelikle buldukları dünyalardaki element ruhlarını kontrol altına alan titan birliği, daha sonrasında kıtalar ile okyanusları şekillendiriyor ve dünya-özünün olgunlaşmasına yardımcı olacak yaşam formlarının tohumlarını atıyordu. Ancak tüm bu uğraşları her zaman olumlu sonuçlanmıyordu, zira her gezegen dünya-özü barındırmıyordu. Yine de bu durum, Panteon’un arayışlarını durdurmadı. Dünya-özüne sahip olsa da olmasa da karşılaştıkları her dünyaya düzen getirmeyi görev bilen titanlar, bıraktıkları yaşam formlarına çeşitli güçler verdiler; böylece bu gezegenler, kendileri uzakta olsalar bile korunabilecekti. Yaşayanlara güçler bahşetmekle yetinmeyen titanlar, aynı zamanda bu dünyaların gelişiminden haberdar olmalarına yardımcı olacak çeşitli yapılar ve özel mekanizmalar da bıraktılar. Ancak bu gezegenleri kendi hallerine bırakmadan önce Aman’Thul’un yaptığı son bir hareket daha vardı: Vücutları takım yıldızlardan oluşan esrarengiz konstelar ırkından bir bireyi, terk etmekte oldukları gezegeni gözetlemesi için görevlendiriyordu. Böylece bu konstelar, sorumlu olduğu dünya eğer altından kalkılamayacak şekilde kaosa sürüklenirse gereken adımları atabilecek ve dünya üzerindeki yaşamı baştan yaratabilmek gayesiyle yok edebilecekti.

Zaman içerisinde titanlar, gittikçe daha az dünya-özü barındıran dünyayla karşılaştılar. Ancak evrenin henüz çok küçük bir kısmını dolaştıklarını biliyorlardı ve bu yüzden kararlılıklarından vazgeçmeden ilerlemeye devam ettiler. Bilmedikleri şey ise Büyük Karanlık’ın ötesindeki bazı korkunç varlıkların kâinatı yok edecek planlar peşinde olduklarıydı.

Her nasıl ki Işık’ın evrene yayılmasıyla naarular, titanlar ve diğer canlılar hayat bulduysa Hiçlik’in içerisinde de benzer şekilde karanlık varlıklar doğmuştu. En güçlülerinin Hiçlik Efendileri olarak adlandırıldığı bu varlıklar, tüm yaşamı sonlandırmak ve evrendeki tüm enerjiyi emerek yok etmek istiyorlardı. Düzen, onlar için var olmaması gereken bir kavramdı. Uzun bir süre boyunca Panteon’u ve evrendeki çalışmalarını gözlemleyen Hiçlik Efendileri, yaratılışları gereği fiziksel düzleme geçiş yapamıyorlardı; ancak bunu farklı yollarla başarmalarını sağlayabilecek arayışlar içine girmekten de geri kalmadılar. İlk başta Panteon üyeleri arasından yozlaştırabilecekleri bireyler olup olmadığını öğrenmek isteyen Hiçlik Efendileri, karanlık güçlerini bu titanlara yönlendirdiler fakat başarılı olamadıklarını fark ettiler. Üzerlerinde oynanan oyunların farkında olmayan titanlar öylesine güçlü ve dirençliydiler ki herhangi bir şekilde ele geçirilmeleri imkansızdı.

Panteon üzerinde kontrol sağlama çabaları sonuçsuz kalan Hiçlik Efendileri, farklı bir plan uygulamaya koyuldular: Henüz yeterince olgunlaşmamış dünya-özü barındıran gezegenleri yozlaştıracak, böylece yeni bir titan doğduğunda diledikleri gibi kontrol edebileceklerdi. Bu amaçla harekete geçen Hiçlik Efendileri, karanlık güçlerini kullanarak korkunç varlıklar yarattılar ve bu yaratıkları uzayın derinliklerine gönderdiler. Eski Tanrılar olarak bilinecek bu dehşetengiz varlıklar, zaman içerisinde kâinata yayıldılar ve bulabildikleri dünyalara inerek yozlaştırmaya başladılar.

Çarpık Düzlem

Bu sırada evrene düzen getirmeye devam eden titanlar ise Hiçlik’in karanlık ve gölgemsi gücünü hissetmiş olsalar da ne Hiçlik Efendileri’nden ne de dünyaları tehdit eden yaratımları Eski Tanrılar’dan haberdarlardı. Onlar için dikkatlerini çeken başka canlılar baş göstermeye başlamıştı: İblisler. Çarpık Düzlem’deki kaotik enerjilerden doğan bu meşum yaratıklar, fel büyüsü kullanan ve doğaları gereği karşılarına çıkan her şeyi yakıp yıkan varlıklardı. Çok geçmeden fiziksel düzleme geçmenin yolunu bulan iblisler, bulabildikleri dünyalarda terör estirmeye başladılar. Medeniyetleri yıkan, yaşamları kaosa sürükleyen ve yok eden iblisler arasında bir ırk vardı ki hepsinden daha kurnaz ve zeki olmasıyla ön plana çıkıyordu: Nathrezim. “Dehşet efendileri” olarak da adlandırılan bu ırkın üyeleri, açıkça saldırmak yerine arkadan iş çevirmeyi tercih ediyor, yaptıkları karanlık planlarla halkları birbirlerine düşürüyor ve hatta bir kısmını yozlaştırarak yeni iblis ırkları yaratıyorlardı.

İblislerin varlığı karşısında dehşete düşen titanlar, sayısız yıllar boyunca getirmeye çalıştıkları düzenin tehdit edilmesine sessiz kalamayarak aralarındaki en cesur ve en güçlü savaşçı olan Sargeras’ı görevlendirmeye karar verdiler. Evrendeki tüm iblisleri yok edeceğine dair yemin eden Sargeras, hiç tereddüt etmeden yola çıktı. Çağlar boyunca bir gezegenden diğerine giden Sargeras, bu dünyalarda yaşayan canlıları iblislerin zulmünden korumak için elinden geleni yaptı. Onun için düzen getirilen dünyalardaki canlıların yaşadığını ve iblislerin karanlık etkisi olmadan geliştiklerini görmek yeterince tatmin ve mutlu edici bir olaydı. Ancak zaman içerisinde Sargeras, evrendeki tek karanlık gücün iblisler olmadığını fark etti.

Evrendeki en güçlü silah olarak adlandırılan Gorshalach‘ın kudretini de kullanarak iblislerle olan çatışmaları devam eden Sargeras, bir süre sonra aralarından bazılarının Hiçlik enerjilerini kontrol edip kullanabildiklerini gördü. Dehşete kapılan titan, bu enerjinin ardında yatan kaynağı aramaya koyuldu ve yaptığı araştırmalar sonucunda Hiçlik Efendileri olarak adlandırılan ve iblislerden çok daha güçlü olduklarını anladığı habis varlıkların, evreni yozlaştırmak için bitmek tükenmek bilmeyen bir uğraş verdiğini fark etti. Bu varlıkların amacının ne olduğu ve evren için ne ifade edebileceğini düşünen Sargeras, bir yandan iblislerle olan mücadelesine de devam etti.

Zaman geçer ve Sargeras’ın savaşı devam ederken ulu titan, oldukça rahatsızlık verici bir durumu fark etti. İblisler güçlerini arttırıp birçok farklı dünyayı kontrolleri altına alırken birçoğunun daha önce savaş verip yendiği iblisler olduğunu gören Sargeras, Panteon’a bu durumu haber verdi. Diğer titanlar ise şampiyonlarına yardım edebilmesi amacıyla başka bir titanı, Aggramar’ı gönderdiler. Aggramar iş savaşmaya geldiğinde oldukça deneyimsizdi ama çok çabuk öğreniyordu ve değerli bir müttefik olduğunu kanıtlaması uzun sürmedi.

Sargeras’ın bu dönemde henüz bilmediği bir şey vardı: İblisler yalnızca Çarpık Düzlem ve Çarpık Düzlem’in uzayda yayıldığı bölgelerde gerçek anlamda öldürülebiliyorlardı. Bu bölgeler dışında “öldürülen” iblislerin ruhları Çarpık Düzlem’e geri dönüyor ve bir süre sonra tekrar vücut buluyordu. Bu bilgiden yoksun olan titan, alt ettiği iblislerin tekrar doğuşlarını engellemek amacıyla Mardum adındaki gezegeni yarattı; yani diğer adıyla Sürgün Düzlemini. Savaşıp yendiği iblisleri bu gezegene sürgün eden Sargeras, böylece onların Çarpık Düzlem’e kaçışlarını da engelleyerek sonsuza kadar hapsolmalarını sağladı. Zaman içerisinde Mardum, içerisinde hapsedilen iblisler ve onların fel enerjileriyle dolup taştı; öyle ki bir süre sonra barındırdığı enerjiyle uzayın derinliklerinde yanan bir yıldız gibi parlamaya başladı. Ancak titanın planı işe yaramıştı. İblislerin sayıları ve beraberinde saldırıları da azaldı.

Evrendeki karanlığa karşı olan mücadelelerine ilk başlarda beraber devam eden Sargeras ve Aggramar, sonraları daha fazla iblisi alt etmek amacıyla ayrı ayrı savaşmaya karar verdiler. İşte bu dönemde Sargeras, Hiçlik Efendileri’nin korkunç planlarının gerçek yüzünü öğreneceği bir olay yaşadı. Uzayın uzak bir köşesine giden Sargeras, burada bulunan ve Hiçlik enerjileri ile kararıp kurumuş bir gezegenler karşılaştı. Ürkütücü derecede büyük ve karanlık varlıklar gezegene yerleşmiş ve dokunaçlarını da dünyanın derinliklerine gömmüşlerdi. Bunlar, Eski Tanrılar’dı.

Sargeras’ın dehşete düşmesine sebep olan ise bu gezegenin henüz doğmamış bir titanın dünya-özünü barındırıyor olmasıydı. Sargeras, titanın rüyalarının birer kâbusa dönüşmüş olduğunu ve ruhunun da Hiçlik’in karanlık gücüyle yozlaştırıldığını fark etti. Bütün bunlar yetmiyormuş gibi iblis ırkları arasında en kurnaz ve zekileri olarak bilinen nathrezimlerden bir grup da bu dünyaya yerleşmiş ve Eski Tanrılar’ın güçlerini kullanmayı öğrenmişlerdi. Nathrezimleri ele geçirip sorgulayan Sargeras, Eski Tanrılar ve amaçlarıyla ilgili çeşitli bilgiler öğrendi: Eğer henüz doğmamış bir titanın dünya-özü yeterince yozlaştırılırsa olağanüstü derecede dehşetengiz bir varlık doğacak ve Panteon da dahil olmak üzere evrendeki hiçbir canlı bu güce karşı koyamayacaktı; öyle ki yozlaşmış olarak doğacak bu titan, tüm yaşamı ve enerjiyi tüketip evreni Hiçlik Efendileri’nin iradelerinin kölesi haline getirecekti.

Tüm bu bilgileri edinen Sargeras, titanların yenilmez şampiyonu, gerçek anlamda ilk defa korkunun ne demek olduğunu öğrendi. Sorguladığı iblisleri anında yok eden Sargeras, dikkatini karanlık dünyaya yöneltti. Her ne kadar büyük bir üzüntü duysa da Eski Tanrılar’ı yok etmenin ve titanın doğumunu durdurmanın tek bir yolu olduğunu biliyordu. Hiç tereddüt etmeden harekete geçen Sargeras, kılıcıyla dünyayı ikiye ayırdı. Oluşan patlama, Eski Tanrılar’ı ve karanlık enerjilerini yok etmişti ancak bir bedeli vardı: Beraberinde doğmamış olan titan da ölmüştü.

Bu yeni gelişmeler ışığında hemen Panteon’un yanına giden ve Aggramar’ı da çağıran Sargeras, olan biteni diğer titanlara anlattı. Her ne kadar gerçekleri anlattıysa da diğer titanlar, kendi “kardeşlerinden” birinin bu şekilde öldürülmüş olmasını hiç de hoş karşılamadılar. Sargeras’ın kendilerine neden haber vermediğini sorgulayan titanlar, eğer bilselerdi yardım edebileceklerini iddia ettiler. Ancak Sargeras, gerçeği biliyordu. Onun gözünde yozlaşmış bir evren var olacağına yaşamın tamamen yok edilip düzenin tekrar en baştan sağlanması çok daha mantıklıydı. Aggramar dışında diğer hiçbir titan, Hiçlik’in güçleri hakkında bilgi sahibi değildi; ancak Aggramar bile Sargeras’ın fikirlerine karşı çıktı.

İhanete uğradığını ve gerçeği hepsinden daha iyi bildiği halde diğer titanlar tarafından anlaşılmadığını hisseden Sargeras, Panteon’a sırt dönerek gitti. Öyle ki bu, diğer titanların Sargeras’ı “kendilerinden” biri olarak gördükleri son an olacaktı.