Lorekeeper

SILENT HILL TARİHÇELERİ – BÖLÜM 1: YERLİLER VE TARİKAT’IN GEÇMİŞİ


Silent Hill kasabası, Amerika’nın “huzur dolu” kasabalarından biridir. Hatta tatil için sıkça tercih edilen bir tatil kasabası olduğunu bile söyleyebiliriz. “Kayıp Anılar Kitabı”nda şöyle yazar Silent Hill için;

“O kasabanın adı Silent Hill’dir. Doğal yerleşim alanı olarak bilinse de, bir zamanlar kasabanın yerlilerinin zorla sürüldüğü, kanlı infazların gerçekleştirildiği ve esrarengiz bir hastalığın kırıp geçirdiği bir yerdir. Toluca Gölü’nün etrafında yer alır. Buraya gelen insanlar, göl yüzünden oluşan sisin de etkisiyle rüyaları ile gerçekleri karıştırmaya başlarlar. Bu kafa karışıklığını yaşayan insanların dediklerine göre kimi zaman “orada olmaması gereken şeylerin” de görüldüğü olurmuş.”

 

16. yüzyıl civarında Amerikan Yerlileri bu kasabada esrarengiz dini ritüeller gerçekleştiriyorlardı. Adam diriltmekten tutun da şeytan çıkarmaya, ağır yaraları iyileştirmeye ve öbür dünyadan varlıklarla iletişim kurmaya kadar türlü türlü tabularla bir hayli haşır neşir oluyorlardı. Bulundukları bu topraklar, yerliler için kutsaldı aynı zamanda. Bu topraklara yapılan bir saygısızlığı doğrudan  kendilerine yapılmış sayarlardı ve bu konuda gayet hassaslardı. Kasabaya “Susturulmuş Ruhların Yeri” veya bir başka adıyla “Kuzgun’un Yuvası” adını vermişlerdi. Peki neden kuzgun? Kızılderili inanışlarına göre kuzgun, değişken ve şekilden şekle giren özellikleri yüzünden bir hilebaz olarak görülürdü. Kuzgunların bu karakteristiklerinden dolayı onları kendi görülerini daha berrak hale getirmek için kullanmaya başladılar. Bir görünün gerçek olup olmadığını anlamak için kuzgunlara başvururlardı. Hepsinin ötesinde kuzgun, yerlilerin inanışında doğal büyünün taşıyıcısıydı ve inanışlarına göre zaman ve uzayın ötesinde mesajlar bir kuzgunun kanatları üzerinde taşınarak insanları aydınlatırdı. Bu da kuzgunu sıradan bir kuştan çok daha fazlası yapıyordu yerliler için: Bir sırdaş, bir büyücü, bir hilebaz ve bir alim. Kasabanın bulunduğu yer kutsal olarak biliniyordu ve inanışa göre esrarengiz bir güç taşıyordu…

1600’lü yılların sonlarına doğru Avrupalı işçiler, köylüler ve iş adamları yavaş yavaş Amerika’ya yolculuk ederek Silent Hill kasabasına yerleşip kurulmaya başladılar. Ancak bu yeni gelen halkın bölgenin durumundan haberdar olmaması, yerlilerle aralarında çeşitli sorunların patlak vermesine sebep oldu. Sayıca üstünlükleri olan ve devletin gücünü arkasına alan yeni sakinler, böylece Silent Hill’in yerli halkını bu topraklardan öteye sürdü. Yerliler yolculuklarına başka topraklarda devam ettilerse de, o toprakların kutsal olduğunu ve yeni yerleşen insanların o toprakları lanetlediğinin farkındalardı. Avrupa’dan gelip Silent Hill’e yerleşen bazı insanlar kasabanın garip bir enerjisi olduğunu fark etmişlerdi bile. Kimisi artık tek tük kalmış yerlilerle konuşmuş, kimisi de kendiliğinden fark etmişti bu enerjiyi. Jennifer Carroll bu kişilerden birisiydi. Silent Hill’in taşıdığı inanılmaz enerjiden haberdardı. Bu konuda dini otoriteler ile çatışmaya girmemek için kendi çapında, onun gibi “inanan” birkaç güvenilir arkadaşını da yanına alıp “Tarikat”ı kurdu. Bu Tarikat daha sonraları oldukça kapalı bir gruba, hatta dini bir inanca dönüşecekti. Jennifer Carroll, adının yasaklanmış olan büyücülük ile anılması sebebiyle bağnaz vatandaşlar tarafından 1692 yılında bir kazığa bağlanarak yakıldı. Tarikat’ın kuruluşunda oynadığı rol nedeniyle kutsal görülen Carroll, daha sonraları Rosewater Park’ın ortasına dikilen anıtla ölümsüzleştirilmişti. Anıtın üzerinde bir de mesaj vardı: “Burada yapılan şey, hiçbir zaman unutulmamalıdır.” 

“Organizasyon” olarak da bilinen Tarikat’ın etkisi, zamanla Shepherd’s Glen gibi pek çok civar kasabaya da sıçradı. Tarikat’ın “gerçek inanç” ve “gerçek din” konusundaki çalışmalarının samimi mi yoksa kendilerine takipçi kazandırmak için uydurulmuş bir yalandan ibaret mi olduğu bugün bile tartışılmaya devam edilen bir konudur. Tarikat’ın büyük sırrı da kendileriyle birlikte Silent Hill’in karanlık sularına gömüldüğünden bu konuda kesin bir yargıya ulaşmak imkansızdır.

Amaçlarına ulaşmak için cinayet, adam kaçırma, işkence, uyuşturucu kaçakçılığı gibi işlerle elini kirletmekten kaçınmayan Tarikat’ın bütün üyeleri bu şekilde sorunlu ya da şiddet yanlısı değildi tabii. Halüsinasyon ve esrarengiz görüler yaratmak için sadece Silent Hill’de yetişen “Beyaz Claudia” adlı bitkiden yararlanan Tarikat, bu bitkiyi aynı zamanda PTV adını verdikleri bir uyuşturucunun da ham maddesi olarak kullanırlardı. Bu uyuşturucu Silent Hill sakinleri ve kasabaya gelen turistler tarafından oldukça “sevilerek” kullanılır ve genellikle hep daha fazlası istenirdi. Bir dönem Merkez Silent Hill’deki Alchemilla Hastanesi’nin yöneticisi Dr. Michael Kaufmann’ın bu uyuşturucunun illegal bir şekilde dağıtımından sorumlu olduğuna dair söylentiler çıkmış olsa da bu iddialar maalesef bir türlü kanıtlanamamıştı.

Tarikat, ahlaki açıdan nihilist bir bakış açısını takip ederdi. Onlar için “iyi ve kötü” yerine “düzen ve kaos” vardı. Bu düşünce tarzının inançlarına daha uyumlu olduğunu düşünürlerdi. Onlar için bireyin iyi ya da kötü olmasının bir önemi yoktu, zira bireyler Tarikat’ın gerektirdiklerini yerine getirdiği ve düzene katkıda bulunduğu sürece kaos yaratmazdı. Kaos olmadığı sürece de Tarikat hüküm sürmeye devam ederdi. Ruhani ve disipline önem veren bu inanış tarzı sayesinde somut dünyadan sakınıp ruhani dünyalarını daha rahat bir şekilde kucaklayabiliyorlardı. Aynı zamanda “paralel evren”de bulunan ve “Tanrı” adını verdikleri, çoğu zaman kırmızılar içindeki bir kadın olarak tasvir edilen bu varlık tüm inanışların ve hatta Tarikat’ın kendisinin kuruluşunu tetikleyen kıvılcımı içinde bulundururdu. İnandıkları efsanelerde Valtiel, Metatron, Lobsel Vith ve Xuchilbara gibi başka varlıkların da olduğu söylenirdi.

Tarikat’ın Tanrı inancına geri dönecek olursak, efsanelerin anlattığına ve müritlerin inandığına göre insanlar Tanrı’dan çok daha önce hayattaydılar ve aslen ölümsüz birer varlıktılar. Etrafındaki dünyadan kurtuluş yolunu arayan bir adam güneşe dua etti ve bir yılan verdi. Bir kadın da güneşe dua ederek bir kamış (sazlık) verdi ve mutluluk istedi. Bu iki insan, istekleri ve düşünceleri doğrultusunda beraber olup Tanrı’yı yarattılar. Tanrı bir kadındı. O zamanlar dünyada zaman algısı ve belirleyicisi yoktu. Tanrı’nın ilk işi yüzeysel ve sıralı bir zaman algısı oluşturup günü gece ve gündüz olarak ikiye bölmek oldu. Ardından dünyaya mutluluk duygusunu tattırdı ve insanlara kurtuluş yolunu gösterdi. Ölümsüz oldukları için ölümden sonra gelecek olan özgürlük hissini tadamadıklarından dolayı ölümsüzlüklerini ellerinden aldı. Tanrı, kendisine yardım etmeleri için bazı varlıklar ve melekleri yarattı. Bunlardan en önemli ikisi Sarı Tanrı olarak da bilinen Lobsel Vith  ve Kırmızı Tanrı titrini taşıyan Xuchilbara’dır. Tanrı’nın dünyaya verdiği son hediye de tüm varlıkların huzur ve barış içinde yaşayabilecekleri Cennet’i yaratmak oldu. Fakat bunu yaparken bütün gücü tükendi ve yere yıkıldı. Son nefesini verirken geri döneceğine dair söz verdi ve Tarikat inanışına göre öldükten sonra bir toz yığını haline geldi.

Çoğu üyesinin de belirttiği gibi Tarikat’ın asıl amacı, Mahşer Günü’nde ölümlülere doğru yolu göstermek ve hak edenleri Cennet’e almaktı. Bu “cennet” anlayışı her üye için farklı bir olgu teşvik edebilirdi fakat her birinin amacı aynıydı: Tanrı’yı yeniden canlandırmak ve insanları asıl inanmaları gereken şeye inandırmak. Böylece düzeni tekrar yaratacak ve oluşacak kaosu engelleyebileceklerdi. Tarikat hakkındaki bilgilerin çoğu Tarikat tapınağına giden yer altı tünellerinin duvarlarına kanla yazılmıştı. “Tanrı’ya Yakarış” olarak adlandırılan bu mesajlarda kullandıkları büyü yöntemleri ve paralel evrenlere dair belirgin bir açıklama yoktu.