Lorekeeper

NASIL BULDUK: SHADOW OF MORDOR

Gökyüzü delinmiş gibi yağmur yağıyor. İliklerime kadar sızan yağmurun, çürümeye yüz tutmuş toprağa karıştığı çamurdan birikintiye doğru atlıyorum. Kara Kulelerin eteğinde ilerlerken bir hayalet gibi solgun ve sessizim. Kimse farkıma bile varmıyor. Az ileride çadırlarla çevrili bir kamp ateşinin etrafına toplanmış orklar, gök gürültüsünün sesini bastırmaya çalışarak birbirlerine bir şeyler bağırıyorlar. Ölen oğlumun kırık kılıcı Acharn’ı kınından çekiyorum. Kabzaya sürtünen metalin hafif çınlaması yağmurun sesi altında boğuluyor. Mordor’un uzun gölgeleri arasında saklanırken zihnimin içinde yankılanıyor Elf Lordunun sesi… Bana ilk Karanlık Efendi’nin yöntemlerini kucaklamamı, orkların korkularını sömürmemi fısıldıyor. Düşmanı kendi silahıyla vurmamı…

Acharn’ın kabzasını daha sıkı kavrıyorum. Hayır, bu sefer değil. Mordor’un kudretine karşı durmak için bir orduya ihtiyacımız olduğunun farkındayım. Fakat bu seferki orkların karşılaşacağı tek şey intikamımın alevi olacak. Ve böylece gölgeler arasından sıyrılıp bana en yakın olan orkun boynunu kavrarken Acharn’ı da aynı hizaya doğru kaldırıyorum…

Shadow of Mordor, şu ana kadar Orta Dünya’yı konu alan kitaplar dışında asıl hikâyeye en istikrarlı şekilde bağlı paralel hikâyelerden birini işliyor. Hatta çoğu noktada Peter Jackson’dan bile daha saygılı, daha sadık orijinal evrene bu açıdan. Tamamen kusursuz ya da gediksiz olduğunu söyleyemem yine de, özellikle sonlara doğru işlediği bazı büyük günahlar bunu söylememi engelliyor maalesef. Ama tüm o günahlarına rağmen kendini affettiren çok büyük bir özelliği var: Kendi hikâyenizi yaratmanızı sağlaması. Yukarıda yazdığım ufak hikâye, oyunda yaşayacağınız binlerce ufak andan sadece bir tanesi. Bu basit hikâyeyi farklı ve çığır açan hale getirense, o noktadan sonra olabileceklerin oyunun kalanını tamamen kişisel bir hale getirebiliyor olma ihtimali.

Nemesis sistemi ilk duyurulduğunda şüpheliydim açıkçası. Monolith oyundaki herhangi bir orkun sizi öldürüp güçlenebileceğinden, kendi destanını yazma potansiyeli ve bir kişiliği olduğundan dem vuruyordu. Ama bu tarz söylemlere alışığız aslında sektörde. Oyun yapımcıları oyuna eklemeyi planladıkları şeyleri anlatırken biraz fazla heyecanlanıp olduğundan büyük bir meseleymiş gibi göstermeyi seviyorlar ne de olsa. Ancak bu sefer Monolith hakikaten de dediğini yapmış. Talion o ork kampını basarken olabilecek şeyler neredeyse sınırsız ve herkesin kendine has bir deneyim yaşamasını garantiliyor. Kampı başarıyla ve sessizce temizlemeniz mümkün. O kamptaki herhangi bir orkun sizi öldürüp rütbe atlaması ve güçlenmesi de. Ya da tam siz o kampa saldırırken yakından geçmekte olan bir devriye birliğinin olaya müdahale etmesi ve sizin kaçmak zorunda kalmanız da… Ve bütün bu olanlar o rastgele yaratılmış piksel yığını orklarda izini bıraktığı için ister istemez kendi hikâyenizi yaratmaya başlıyorsunuz bir yerden sonra.

Benim baş düşmanım ve hikâyemin antagonistlerinden birisi Stakûga Brawl-Master‘dı mesela. Ork kalelerinden birine sızmaya çalışırken arada şanslı bir vuruşla hakkımdan gelip güçlenmiş ve rütbe atlamıştı kendisi. Durdurmayı başaramadığım bir ziyafetin sonucunda daha da güçlenerek ciddi bir rakip haline geldiğinde kendisini avlamaya karar vermiştim. Ve avladım da… Gölgeler arasında yürüyüp beklemediği bir anda yüzüne savurduğum Acharn’ın bu orkla olan son karşılaşmam olduğunu düşünmüştüm. O sıralar bilmediğim şeyse, kafası bedenine bağlı kalan orkların her an geri dönme ihtimali olduğuydu…

Stakûga da bir şekilde ölümü atlatmayı başarmıştı, zira tekrar karşıma dikilip “Bak yüzüme n’aptın!” diye hesap sorması çok uzun sürmedi. Üstelik yine güçlenmişti ve saldırılarımın neredeyse tamamını başarılı bir şekilde savuşturabiliyordu. “Brawl-Master” titri zaten onun yakın dövüşte ne kadar yetenekli olduğunu ele veriyordu. Ancak okla yaptığım saldırıları da kılıcıyla rahatlıkla sektirmesini, beni tutup bez bir bebek gibi sağa sola fırlatmasını beklemiyordum doğrusu. Tek çarem yine gizliliğe başvurmak gibi gözüküyordu, ancak beni öldürdüğü birkaç seferde koca bir kalenin komutasını eline alacak kadar terfi eden Stakûga’ya gizlice yaklaşmak da artık o kadar kolay değildi maalesef. Başarısızlıkla sonuçlanan denemelerim sonucunda ne oldu dersiniz peki? Stakûga kendini yine geliştirip gizlilik içeren saldırılara da bağışıklık kazandı. Karşımda yapabildiğim tüm saldırılara karşı bağışıklıklı, efsanevi bir ork şefi vardı artık. Geriye Stakûga’ya karşı kullanabileceğim son bir zayıflık kalıyordu: Ateş korkusu. Ancak oyunun daha başlarında olmam dolayısıyla bunu yapmak o kadar da kolay değildi. Stakûga’yı bir kamp ateşinin etrafına çekmem ve o ateşin içine atmam gerekiyordu. Zorlanarak da olsa 1-2 deneme sonucunda o koca orku alev alev yanan odunların üzerine fırlatmayı başardım. Ve bana kök söktüren, hiçbir saldırımdan etkilenmeyen o koca ork şefi kılıcını bacaklarının arasına sıkıştırdığı gibi fellik fellik kaçmaya başladı korkudan. Bundan sonrası çocuk oyuncağıydı. Peşinden koştum, ıssız bir tepenin üzerinde dizlerinin üzerine çökmüş olan Stakûga Brawl-Master’ı bir kez daha kılıcımla tanıştırdım ve derin bir nefes aldım. Baş düşmanım artık ben başka ork şefleriyle dövüşürken bana tatsız sürprizler yapmayacaktı… Ondan sonra her şey daha kolay oldu zaten. Böylesi güçlü bir rakibin üstesinden gelmiş olmanın haklı gururuyla en kudretli Savaş Şeflerini bile rahatlıkla alt etmeyi başardım.

Oyunun son büyük savaşına gelene kadar Stakûga Brawl-Master’ın soğuk cesedini geride, o tepenin üzerinde bıraktığımı düşündüm. Ancak yaşadığım bu hikâyeyi tamamen bana has, bana özel yapan şey o son savaşta tekrar karşımda duruyordu: Stakûga Brawl-Master. Benim Talion’umu en çok zorlayan, kaptanların zayıflıklarını kullanmayı öğreten baş düşmanım tekrar karşımdaydı. İkimizde bunun artık son karşılaşmamız olduğunu biliyorduk. O artık bir Savaş Şefi ve Sauron’un Kara Kaptanları’nın en güvendiği orklardan biriydi. Bense Grave-Walker’dım. Uruk’ları kendi içlerinde ihanete eden ve Sauron’un kapısına dayanmış, ölüm tarafından bile reddedilmiş bir Kolcu…

Kılıçlarımız son kez kesişirken baş düşmanımın bana son sözleri “Karanlık bir ruh taşıyorsun… Ama aslında değersiz Tark pisliğinin tekisin” oldu. 2 saniye sonra kafası Mordor’un çürümüş, yağmurla karışıp çamur birikintisi olmuş topraklarına düştü…