Lorekeeper

DRAKENGARD & NIER TARİHİ

İnsanların günlük yaşantıları, hayatları, vücutları ve bütün dünyaları Tokyo’nun göğünde ortaya çıkan devasa bir varlık ve ona karşı savaşmaya çalışan, kırmızı bir ejderhaya binen bir şövalyeyle birlikte değişti. O gün ortaya çıkan ve tüm dünyayı derinden sarsan krize karşılık doğru kararlar verilseydi, insanlık belki de şu an Ay’da yaşıyor ve Dünya’yı makinelerden kurtarmaya çalışıyor olmazdı. Yüzlerce, hatta binlerce yıl boyunca o ejderhanın nereden geldiğini ve dünyayı yok etmeye başlayan hastalığın sebebini öğrenmeye çalıştılar. Elde edilen veriler ve teoriler ile birlikte birbirinden bağımsız farklı boyutların olabileceğine kanaat getirildiğinde artık her şey daha da anlaşılabilir olmuştu. Dünyanın kaderini çok uzak bir diyar olan Midgard’da gelişen olaylar değiştirmişti.

Midgard ve o toprakların huzur içerisinde yaşamaya çalışan insanları, aniden gerçekleşen depremler ve gökyüzünde ortaya çıkan devasa bir şehir yüzünden korkuya kapılmışlardı. Sonraları Katedral Şehri olarak anılacak olan bu şehir, dünyaya Gözlemci isimli varlıkları ve Ejderhalar’ı beraberinde getirmişlerdi. Gözlemciler tarih boyunca insanlar tarafından İsimsizler, İblisler ve nihayetinde de Tanrılar olarak anılmışlardı. Katedral Şehri’nin Midgard’da aniden ortaya çıkmasının, Tokyo’nun göğünde Ejderha ve ‘Gözlemci’nin belirmesine fazlaca benzediği bilinmekle birlikte gerçekleşen bu olaylara asıl ‘Tanrılar’ tarafından karar verildiğini düşünülmektedir. Midgard kaynaklarına göre Tanrılar, Gözlemciler’i ve Ejderhalar’ı dünyayı yönetmeleri ve insanoğlunu yok etmeleri için göndermişlerdi. Ejderhalar’ın ve Gözlemciler’in ortaya çıkması ile birlikte zamanla hayat değişmiş, insanlık Midgard’ın faşist yöneticileri altında ezilmeye başlamıştı.

Hem Midgard’ın hem de dünyanın kaderini değiştirecek kişi ise Zero lakabıyla anılan bir kızdı. Gümüş saçlara sahip olan Zero, daha çocuk yaşta öz annesinden işkence görmüş, hayat kadınlığı yapması için başkalarına satılmıştı. Hayatın çirkin yüzüyle daha küçük yaşta tanışan Zero, hayatta kalmak ve o yaşamdan kurtulmak için hırsızlık yapmaya başladı. İnsanlara güvenemeyen Zero, bir noktada çalışmak zorunda kaldığı yerdeki herkesi öldürüp kaçmanın planını bile yaptı. Bu planı gerçekleştirmeyen ancak yanına alabileceği tüm para ile kimsenin onu tanıyamayacağı bir şehre kaçan gümüş saçlı kız, burada ismini hatırlayamadığı bir adamla karşılaştı. Bu adam onun çalıştığı yerin patronuydu. Zero’yu evine alan ve ona yeni bir yaşam sunmaya çalışan patron, gümüş saçlı kızı derinden sarsmıştı. Ona bu çirkin hayatı yaşatan herkesi öldürmek isteyen Zero, nefretini alevlendiremedi. Hayatındaki belki de en nefret ettiği insanı affetti. Çocukluğundan beri işkence gören ve kendisini değersiz hisseden Zero, sahibinin evinde mutlu ve huzur dolu yaşam sürmeye başladı. Ansızın, nedeni bilinmeyen ölümcül bir hastalığa yakalanana kadar…

Bu hastalığa sebebiyet verenin Katedral Şehri’ndeki Kara Çiçek olduğu tahmin edilse de Zero’nun kaderi aslında o yıllarda bilinmeyen varlıklar tarafından çoktan şekillendirilmişti. Zero’nun durumunu fark eden patronu ise onu terk etmeden önce başkalarına satmaya çalıştı ve bu durum, hayata tutunmaya çalışan kızın duygularının değişmesine sebep oldu. Öncesinde patronunu öldüremeyen Zero, bu sefer acımasız ve korkusuz davrandı. Huzur içinde yaşamaya ve geçmişi unutmaya çalıştığı o ev, patronunun kanı ile süslendi. Hayattan ve kimseden beklentisi olmayan Zero, istediklerini elde etmek için insanları acımasızca öldürmesiyle tanındı ve nihayetinde de yakalanıp hapse atıldı. Hastalığına karşı direnemeyen Zero, bu sıralarda kendisi gibi işkence görmüş beş farklı kızla aynı koğuşta kaldı ve son günlerini huzur içinde geçirmeye çalıştı. Ancak koğuştaki kızlar birer birer ölmeye başladığında başına gelecekleri tahmin etmişti. Koğuşta geriye kalan son kişi olduğunda, kırmızı gözleri yerden filizlenen pembe bir çiçeğe dikildi. Zero, hayatının burada sonlanacağını düşünse de filizlenmekte olan pembe çiçek ona bir şans daha verecekti.

Zero’nun cansız bedeninde kök salan ve gümüş saçlı kıza yeniden yaşama şansı veren bu çiçeğin nereden geldiği tam olarak bilinmese de Katedral Şehri’nde mühürlenmiş olan Kara Çiçek’in bir parçası olduğu tahmin edilmekteydi. Zero’nun sağ gözünde kendisini gösteren ve cansız kıza hayat veren bu çiçeğin amacı ise insanlığı yok etmek ve beraberinde Zero’yu da yaşayan bir silaha dönüştürmekti.

Bu minik pembe çiçeğin, Ejderhalar ile eşdeğer güçte olduğundan bahsedilmekle birlikte sadece bir ejderhanın bu güce karşı koyabileceği de Mikhail isimli ejderha tarafından belirtilmişti. İnsanlığı yok etmek ve pembe çiçeğin bir kuklası olmak istemeyen Zero, çiçeğin bu kadar basit bir şekilde ölmeyeceğinden habersiz şekilde oracıkta intihar etti. Gümüş saçlı kızın kendisine itaat etmeyeceğini fark eden Pembe Çiçek ise koğuştaki diğer kızları dirilterek onları birer ‘Intoner’ isimli kutsal varlığa dönüştürdü. Zero’ya bahşettiği gücü parçalara bölerek her Intoner’a farklı bir güç adayan Pembe Çiçek, amacına ulaşmaya başlamıştı. Çiçeğin kendisine bağlı olduğunu gören Zero, ortaya çıkan Intonerları fark etti ve dünyanın yok olmasına karşı ‘kız kardeşleriyle’ savaşmaya ant içti. Intoner’lar her ne kadar Midgard’daki faşist düzeni yok etmiş ve huzuru getirmiş olsalar da aslında Gözlemciler’in, hatta Tanrılar’ın birer kuklalarıydı ve amaçları insanlığı yok etmekti. Göklerden insanlığa hizmet için geldiklerini belirtseler de Pembe Çiçek’in ortaya çıkardığı savaş meleklerinden başka bir şey değillerdi ve bu tehdide karşı sadece Zero ve partneri Mikhail isimli bir Ejderha durabildi.

Ancak ejderhası ile dünyamıza istemsizce gelen kişi Zero değildi. Intonerları ve vücudundaki çiçeği Mikhail’in gücünü kullanarak yok edebilen Zero, kimi kayıtlara göre ölmüştü. Gökyüzünden geldiği söylenen bu koruyucuların yok olmasıyla birlikte Gözlemciler’e inanan ve Yok Oluş Tohumları’nı ortaya çıkartarak dünyayı yok etmek isteyen İmparatorluk, Midgard’ı ikiye bölmeye başladı. Böylelikle Birlik ve İmparatorluk olarak farklı saflara ayrılan Midgard, bitmek bilmeyen bir savaşa tanık oldu. Bir yanda Tanrılar’ın hizmetçisi olan Gözlemciler’i yeniden dünyaya getirmek isteyen İmparatorluk, öte yanda da insanlığın kendisi için savaşmakta olan Birlik…

Birlik Midgard’daki Yok Oluş Tohumları’nın ortaya çıkmamasını sağlayan dört mührü korumaya çalışırken İmparatorluk’un istediği yegane şey kaostu. Bitmek bilmeyen bu tehdide karşı eli kılıç tutan her genç önce eğitime, ardından da orduya alınmış ve savaşın en korkunç cephelerinde konumlandırılmıştı. Birlik’in insanlığı korumak namına ne kadar insanı feda ettiği net olarak bilinmez ancak milyonlarca gencin korkunç şekilde can verdiğinden bahsedilmektedir.

Bu cephelerin birinde kız kardeşi Midgard’ın mühürlerinden biri olan Caim de bulunuyordu ve bu genç savaşçının kaderi, 10.000 yaşında olan Angelus isimli ejderhayla karşılaşmasında değişecekti.

İmparatorluk’a karşı savaşan Caim güçsüz düşmüştü ve cephenin tam da kalbinde yaralı bir durumdaydı. Birlik’in ezici bir şekilde savaşı kaybedeceğini anlayan Caim, kız kardeşi için hayatta kalmaya çalışsa da ölümün pençelerinin yavaş yavaş onu kavradığını hissetti. Tam da o an, kendisinin beklemediği bir şey gerçekleşti. Karşısında İmparatorluk tarafından zincirlenmiş kıpkırmızı bir ejderha duruyordu. Angelus isimli bu ejderha, yaklaşık 10,000 yaşındaydı ve doğal yollarla öldürülemediği için zincirlenmişti. Aslına bakılırsa Caim ve Angelus’un karşılaşmasının kaderden öte bir şey olduğunu düşünülmekteydi. Birbirlerine muhtaç olan bu iki canlı, kalplerini ve yaşamlarını o anda birleştirmişlerdi. Caim, ruhunu ve kalbini Angelus’a sundu, kırmızı ejderha ise karşısındaki genç savaşçıyı alçakgönüllülükle kabul etti. Böylelikle Birlik’in kaybettiği savaş cephesi bir anda Caim ve Angelus’un gazabı ile yıkanırken İmpartorluk en büyük mağlubiyetlerinden birini yaşamış oldu.

Birlik’in yeni silahları olarak kendilerini cepheden cepheye atan ve karşılarına çıkan İmparatorluk ordularını yok ederek Gözlemciler’in oluşturacağı tehdidi önlemek isteyen Caim ve Angelus, ne yazık ki oluşacak kıyameti engelleyemediler. Caim’in kız kardeşi Furiae, İmparatorluk tarafından öldürüldü. Gözlemciler’in çağrılmasını engelleyecek herhangi bir mührün kalmamasıyla birlikte o gün Midgard’ın gökyüzünde Tanrı’nın belirdiği söylentileri baş gösterdi. İmparatorluk yalnızca Gözlemciler’i çağırmakla kalmadı; üstüne bir de durmak bilmeden yarattıkları kaos ile birlikte kraliçeleri olarak bilinen Kraliçe Yaratık’ın da Midgard’a inmesine sebep oldu. Birlik’in Ejderha Şövalyesi Caim ve Angelus ise geri dönemeyeceklerinin ihtimalini kabullenerek çoktan yola koyulmuşlardı. Kız kardeşi Furiae’nin öcünü almak isteyen Caim, kendisini asla hayalini edemediği bir savaşta buldu.

Kraliçe Yaratık

Kraliçe Yaratık ile çarpışmak için tüm cesaretini toplayan Caim ve Angelus, hiç beklenmedik bir ‘tuhaflığa’ sebep oldular. Aynı yıllar öncesinde Katedral Şehri’nin başka bir boyuttan ortaya çıkması gibi Caim, Angelus ve Kraliçe Yaratık da yine aynı şekilde aniden Mdigard’ın göklerinde kayboldular. Hem Birlik hem de İmparatorluk o an ne yapacağını bilemedi. Büyünün, savaşın ve akan kanın durmak bilmediği Midgard’ı geride bırakan Caim ve Angelus, kendilerini gökdelenlerle süslü garip bir diyarda buldular. Yaklaşık dokuz bin sene önce olan bu olayla Ejderha Şövalyesi, kendisini 2003 yılında Tokyo’da buldu. Dünyamıza hem canlı bir ejderhayı hem de Tanrılar’ın gazabını getiren Caim’in o gün ne kadar büyük bir paniğe sebep olduğu alınan kayıtlarda gayet açık bir şekilde belirtilmektedir. Gökyüzünde kıpkırmızı bir ejderhanın, grotesk bir varlığa karşı savaştığını gören Japonya hükumeti hemen alarm vermiş, halkın yaşadığı paniği durdurmak için kaba kuvvete başvurmuştu. Angelus ve Caim’in Kraliçe Yaratık’ı o gün yok ettiği belirtilse de ikilinin sonu, Japon savaş uçakları ile geldi. Ortaya çıkan bu krizi nasıl engelleyeceğini bilemeyen ve panik olan Japonya hükümeti, diğer ülkelerden tepki almamak için roketlerle dünyanın canlı canlı gördüğü ilk ejderhayı vurdu ve hem süvariyi hem de kırmızı ejderhayı öldürdü.

Kraliçe Yaratık ve Ejderha Şövalye ölmüş olmalarına rağmen Caim’in bedeni hiçbir yerde bulunamadı. Bu durum, bazı teorisyenler tarafından Lejyon Komutanı olan ‘Kızıl Göz’ün Caim olduğu söylentilerini ortaya sürse de kanıtlanabilir bir bulguya rastlanmadı. Angelus ise bilim insanları tarafından üzerinde araştırma yapılmak üzere Japonya’da gizli bir üsse alındı.

İnsanlığın başına gelen kıyamet senaryosu da bu şekilde gerçekleşmiş oldu. Tanrılar’ın Midgard’dan vazgeçip bizim dünyamızı hedef alıp almadıkları kesin olarak bilinmese de aldıkları kararlar sebebiyle insanlık, Ay’da hayat sürmek zorunda kaldı. 2003’te gerçekleşen bu olay ile birlikte Gözlemciler’in, hatta Kraliçe Yaratık’ın tüm zehri Tokyo’ya yayıldı. Bilim insanlarının Maso veya iblis elementi olarak isimlendirdiği bu partiküller, hızlıca havaya karıştı ve kısa sürede ‘Beyaz Klorlaşma Sendromu’ adı verilen bir hastalığa sebep oldu. İşin ilginç yanı, bu hastalık bir grip, bir veba, soğuk algınlığı veya virüs gibi bir şey değildi. Tanrılar’ın veya Gözlemciler’in amaçlarının en başından beri dünyaya geçerek Caim ve Angelus’u kullanmak olduğunu düşünülmesine sebep olan bu hastalık, hastaların başka bir boyuttaki Tanrı ile bir anlaşma yapmasını zorunlu kılıyordu. Bu garip tanrı ile anlaşmayı kabul edenler, Lejyon isimli orduya alınıyor ve bir nevi ‘akılsız bir asker, bir hizmetçi’ye dönüşüyorlardı. Kabul etmeyenler ise tahmin edilemeyecek kadar kötü bir kaderi yaşıyorlar ve tuzdan birer heykele dönüşüyorlardı.

Bu hastalık ilk önce Tokyo’nun Shinjuku bölgesinde ortaya çıktı ve bu bölge de önlem alınması adına uzun duvarlarla çevrildi. Hastalığa yakalanan insanların bir kısmı Lejyon’a katılmayı tercih ederken bir kısmı da kaderlerini kabullendi; ancak hastalığın son anlarına kadar da Japon hükümetine karşı yürüyüşler ve protestolar sergilediler. Hastalığın Shinjuku’dan çıkarak tüm Japonya’ya hatta dünyaya yayılacağından korkan diğer ülkeler ise -başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere- acil durum toplantısı düzenleyip bu buluşmada ‘Gestalt Projesini’ ortaya koydular. Hastalığın giderek yayılması durumunda bu proje ile birlikte insanların ruhları bedenlerinden ayrılarak saklı tutulacak, bedenleri ise hükümetler tarafından güvence altına alınacaktı. Gestalt Projesi’nin detayları hükümetler tarafından tartışılıp onaya sunulurken bu sefer de hastalığın bir anda tüm dünyaya yayıldığı haberi patlak verdi. Dünyadaki tüm insanların bu projeye dahil olacağını hesaplayan bilim insanlarının unuttuğu ufak bir detay vardı: Gestalt Projesi ile her ne kadar insan ruhu bedenden ayrıştırılarak saklansa da hastalık, ruhunu kaybetmiş bedene de bulaşabiliyordu. Bu durumu engellemek namına Gestalt Projesi’ne dahil olan ‘Replicant Projesi’ de ortaya çıktı. İblis elementine karşı savaşmayı hatta Lejyon’u yok etmeyi planlayan ülkeler, hastalığı taşıyan insan vücutları için ‘klon’ diyebileceğimiz ‘Replicant’ bedenler kullanacaktı. Lejyon’un tamamen ortadan kalkmasının ardından ruhsuz bir beden olarak korunan Replicantlara Gestalt adı verilen ruhlar yerleştirilecek ve böylelikle insanlar yaşamlarını devam ettirebileceklerdi.

Lakin Lejyon’a karşı savaşmak ülkelerin tahmin edebileceği kadar kolay değildi. Bu savaşta yer alan her asker hastalığa yenik düştü ve kimisi panikleyerek Lejyon’un çağrısına kulak verip insanlığın karşılaştığı en büyük düşmana güç kattı. Bu soruna hızlıca bir çözüm bulmak isteyen hükümetler ise yarattıkları Replicantları ve hızlıca ürettikleri Android olarak bilinen insansı robotları savaşa sürdüler. Replicantların ve Androidlerin Lejyon’a karşı verdiği savaşta Kızıl Göz ise Kudüs’te öldürüldü ve böylelikle Beyaz Klorlaşma Sendromu tamamen ortadan kalkmış oldu.

Lejyon’un düşüşünden kısa bir süre öncesinde, Replicantların hatta Gestaltların doğasının değişmesine sebep olacak olan Nier isimli adam, hasta kızı Yonah ile Shinjuku’da hayatta kalmaya çalışıyordu. Shinjuku bölgesinde kızının iyileşmesi için yardım arayan ve nihayetinde bir hayır kurumuna ulaşan Nier, bu kurumun aslında hükümetin gerçekleştirdiği gizli bir projeyi yönettiğini öğrendi. Bu kurumun gizli amacı ise “orijinal Gestalt’ı yaratmak”tı. Bu amaç uğruna hayatta kalan insanlara Grimoire Noir isimli büyülü kitapları veren bu kurum, insanların büyü yapabilmelerini sağlamayı amaçladı. Ancak bu büyülü kitapları kullanmayı başaramayan Gestaltlar akıllarını kaybedip kara büyüye alet olarak ‘Gölge’ isimli varlıklara dönüştüler.

Gölgeler’den kaçan ve hayatta kalmaya çalışan Nier ve Yonah ise kapana kısılmışlardı. Yonah’ın hastalığa boyun eğmemesi için her şeyi yapmaya çalışan Nier, o ana kadar yanı başındaki Grimoire Noir’a kullanmaktan kaçınmıştı. Ancak Gölgeler’e karşı savaşı başarısız olmaya başlayınca başka çaresi kalmadı ve siyah büyü kitabını kullandı. Beklediğinin aksine aklını kaybetmedi. Ancak çok geçmeden bilim insanlarının farkına vardığı üzere Yonah da Grimoire Noir’a kullanmış ve Nier’in aksine aklını yitirmeye başlamıştı. Gestalt Projesi’nin bilim insanları bu noktada Yonah’ı hemen projeye dahil ederek ruhunu bedeninden ayırdılar. O sırada Gestalt Nier’in proje üzerinde çalışan bilim insanlarına destek vererek ruhların çökmesini engellediği kayıtlarda belirtilmektedir.

İnsanlığın yaptığı belki de en büyük hata, gerçekleştirdikleri bu projelere körü körüne inanmalarıydı. Ruhsuz klonlar olarak savaşa katılan ve sahiplerinin ruhlarını bekleyen Replicantlar, yavaş yavaş kendilerini fark etmeye, kendi benliklerini oluşturmaya başlamışlardı. İnsanların gölgeye dönüşmelerinin sebebi aslına bakarsanız Grimoire Noir değildi. Gestaltların sığınabileceği bedenler olarak yaratılan Replicantların kendi benliklerine sahip olması, ruhları bir nevi ‘evsiz, yuvasız’ kılmış ve yavaş yavaş çökerek birer gölgeye dönüşmelerine sebep olmuştu. Aynı zamanda da Gestalt bilgilerini bedenlerine alamayan Replicantlar da aynı ‘Beyaz Klorlaşma Sendromu’ gibi ölümcül olan ‘Kara Çizik’ isimli bir hastalığa yakalanmışlardı. Replicantlar, Gestaltlar için yaratılmış içi boş birer kabuktu ancak bu kabuğun istemsizce kendi kendine dolması hem Gestaltları hem de Replicantları tehlikeye attı. Bu proje gerçekleşirken aradan yüzlerce, hatta binlerce yıl geçti.

 

Dünyanın şu anki hâline gelmesine sebep olan durum ise Gestalt Nier’in kızını iyileştiremeyeceğini anlaması üzerine Replicant Yonah’ı kaçırması ile başladı. Aynı Gestalt Nier ve Yonah gibi, Replicant Nier ve Yonah da birbirlerine oldukça bağlıydılar ve Replicant Nier de hasta kızını ne pahasına olursa olsun iyileştirmek istiyordu. ‘Kara Çizik’ hastalığına yakalanan Replicant Yonah, kendisine Gölge Lordu diyen Gestalt Nier tarafından kaçırıldı. Bunun üzerine kızını “Gölgeler’in ortaya çıkmasına sebep olan ve tüm yaşamı tehlikeye atan adam”dan kurtarmak isteyen Replicant Nier, vakit kaybetmeden yola koyuldu ve macerası sırasında Grimoire Noir’a benzeyen ancak bembeyaz bir büyü kitabı olan Grimoire Weiss ile karşılaştı.

İşin belki de en trajik kısmı Replicant Nier’in tüm projeyi birebir Gestalt Nier’den, yani kendisine hayat veren kişiden öğrenmesiydi. Köyünde kendisine ve kızı Yonah’a destek olan Devola ve Popola isimli ikizlerin de Gestaltların yarattığı Androidlerden olduklarını öğrendi. Bu Androidlerin görevleri ise Replicantları, Gestaltları ile birleşene kadar kontrol etmekti.

Bu noktada Gestalt Nier’e karşı savaşan Replicant Nier’in kızını kurtarıp kurtarmadığı, mutlu bir şekilde köyde yaşadığı veya hayatını bir arkadaşı için mi feda etmiş olacağı tamamen tartışmaya açık olsa da, Gestalt Projesi’nin sıfırlanarak güvence altına alındığı bilim insanları tarafından kayıt altına alınmıştı. Gölge’ler ortadan kalkmış ve dünya üzerindeki yaşam Gestalt Projesi ile yeniden devam etmişti. Bu düzen binlerce yıl sürse de insanlığın savaşı henüz bitmemişti.

İnsanlığın şu an Ay’da yaşamasının yegâne sebebi, dünya dışından varlıkların makineleri kontrol ederek savaş açmalarıydı. Lejyon’a, hastalığa, hatta gölgelere karşı savaşan insanlığın yeni sınavı olarak ortaya çıkan bu makineler beklenenden güçlü ve acımasızlardı; insanlığı tek yurdu olan dünyadan kaçmaya zorlamışlardı. Ay’ın yüzeyine ve çevresine inşa edilen üslere yerleşilmesi ile birlikte hemen bir çözüm üretmeye başlasılsa da verilen 13 ayrı savaşın sonunda etkili bir sonuca ulaşılamadı. İnsanlık ne yazık ki doğduğu, büyüdüğü ve mirasını bıraktığı dünyayı istemsizce makinelere bırakmak zorunda kaldı. Bu noktada ‘YoRHa Birimleri’ isimli süper Android savaşçıları geliştiren insanlık, makineleri dünyadan temelli silmek için 14. Savaş’a başlamak istiyordu. Bu savaşçıların duygusuz birer katil olarak yaratıldığı düşünülünce de insanlığın yaptığı hesapların, aynı Gestalt Projesi’ndeki gibi istendiği gibi gitmediğini görmek mümkündü. Özellikle Yorha Birimleri’nden 2B ve 9S’in şu an dünyada verdikleri savaşta gittikçe birbirlerine yakınlaştıkları ve aralarında güçlü bir bağ oluştuğu raporlardan takip edebilmektedir. Dünyanın, insanlığın ve 2B’nin sonunun ne olacağını bilinmemektedir. Belki insanlık nihayetinde YoRHa birliklerine dönüşecek ve savaşı sonsuza kadar bitirecektir; belki de Gözlemciler ve onların kuklaları 2B’nin karşısına çıkacaktır…