Lorekeeper

NASIL BULDUK: MASS EFFECT: ANDROMEDA

Mass Effect: Andromeda uzun bir bekleyişten sonra nihayet 23 Mart’ta Avrupa’da piyasaya sürüldü. Bir Mass Effect hayranı olarak beklentim yüksek değildi zira hem oyun çıkmadan önce Bioware tarafından dövüş mekanikleri ve ekibimizdekilerle ilgili birkaç bilgi dışında pek bir detay sunulmamıştı hem de Amerika’da 21 Mart’ta piyasaya sürüldüğü ve Origin Early Access’te bulunduğundan elime geçmeden önce gördüğüm yorumlar pek hoş değildi. O yüzden olabildiğince ihtiyatlı, biraz da hayal kırıklığıyla yaklaşmıştım. Şimdi ise oyunu tam anlamıyla bitirmiş olarak fikirlerimi sunmayı bir borç bilirim.

Ancak öncesinde konuyu bağlayabilmek adına biraz ilk üçlemeden bahsedeyim.

Mass Effect’in bendeki etkisi büyüktür. Bilim kurgu türündeki oyunlara çok da meraklı biri olmadığımdan o zamanki ev arkadaşım ilk Mass Effect oyununu oynarken açıkçası dikkatimi çekmemişti. Bana durmadan “Bak oyna, gerçekten seveceksin” diye diye sonunda beni bilgisayarın başına oturttu ve denetti. O andan sonra olanlar ise oyunu düşünmeden edinmem ve delicesine oynamamla son buldu. Atmosferi beni hiç beklemediğim ölçüde cezbetmişti. Commander Shepard’ın karakteri ve ekiptekilerin kişilikleri öylesine güzel harmanlanmıştı ki daha sonra çıktıklarında ikinci ve üçüncü oyunları hiç düşünmeden satın almıştım -ki Mass Effect 2 bence (ve birçok kişiye göre) hâlâ serinin en başarılı oyunudur. Hatta kendi adıma hayatımda oynadığım en güzel oyunlardan biridir.

Bir oyunu ne kadar sevebilirsiniz? Koluma N7 dövmesi yaptıracak kadar tutulmuştum, o kadar diyebilirim.

Abarttığımı sandıysanız çok yanıldınız!

Mass Effect 3’ün sonu her ne kadar ben de dahil olmak üzere birçok takipçinin tepkisine neden olduysa da kendi başına gayet güzel bir oyundu. Çaresizlik hissi, vakit daralmadan imkânsızı zorlayıp destek bulma çabası, önceki iki oyundaki ekip arkadaşlarımızın başına gelenler vs derken bittiğinde beni koca bir boşluğa sürüklediğini itiraf etmeliyim.

Derken vakit geçti. 2015’teki E3 etkinliğindeki EA basın konferansını internetten canlı yayın olarak izlerken “Artık vakti geldi, hadi EA!” diye söylendiğimi hatırlıyorum…ve duyuru fragmanı girdiğinde daha müzik başlar başlamaz “Mass Effect!” diye çığlık attığımı. (Görsellerden Mass Effect olduğu bariz şekilde anlaşılıyordu, yapmayın ama!) Yine bir N7 zırhı vardı, Mako oradaydı (Nomad değil onun adı, Mako, tamam mı?), yepyeni dünyalar geleceği çok belliydi. Ve sonra dendi ki bunun adı Andromeda… Evet, bambaşka bir galaksiye gidiyorduk. Keşfedilecek çok şey olacaktı! İnanılmaz mutlu olmuştum. Geriye sadece beklemek kalmıştı.

Ve en sonunda o gün gelip çattığındaysa sırf oynayabilmek için işimden izin alıp bilgisayar başına geçtim. Ancak öncesinde görüp duyduklarım pek de hoş değildi. Tekrar bu eleştirileri dile getirmeye gerek yok açıkçası, internette ve özellikle YouTube’da yeterince karşınıza çıkacaktır.

Peki ME:A (Mass Effect: Andromeda) nasıldı? Hazır oyunu taze bitirmişken gelin bu kısma değinelim.

Herhangi bir bilgi vermeden önce açıkçası ana oyunlarla direkt bir bağlantısı olmadığı ve nispeten farklı bir konuya sahip olduğu için ilk üçleme ile karşılaştırılmasını yanlış bulduğumu belirterek başlayayım. Ana oyunlarda oldukça deneyimli, üst düzey bir asker olarak gizli görevlere gidiyordunuz, evet; ancak burada en basit tabiriyle yepyeni bir galaksiyi keşfe çıkan öncü birliğin oldukça toy liderisiniz. İlk üçlemenin başarısı ME:A için beklentileri korkunç derecede yükseğe taşıdı ama bu tek oyunla o noktaya erişemeyeceklerini, hatta yakınına bile uğrayamayacaklarını şahsen biliyordum. Belki de bu yüzden beklediğimden daha fazla tat aldım.

Hikâyesinden başlayarak irdeleyelim o hâlde, ne dersiniz?

Nexus ve dört Ark

Andromeda Initiative isimli organizasyonun planları çerçevesinde Citadel benzeri bir uzay üssü olan ve çeşitli ırklardan kilit isimleri barındıran Nexus ile birlikte her Citadel Konseyi ırkından 20,000 üye barındıran “Ark” adındaki gemilerle yola çıkmamız planlanıyor. Hyperion isimli insan Ark’ı, Leusinia isimli asari Ark’ı, Natanus isimli turian Ark’ı ve Paarchero isimli salarian Ark’ı dışında ismi bilinmeyen fakat quarian, drell, hanar, elcor, volus ve diğer ırkları barındıran bir Ark daha bulunuyor; ancak sonuncu Ark’taki ırklara özel çevresel etkenler oluşturulması gerektiğinden teknik sorunlardan ötürü bu Ark’ın harekete geçmesi gecikiyor. 2185 yılında cryo-sleep tekniği kullanılarak dondurulup uyutulduktan sonra Nexus ile dört Ark olarak Samanyolu’ndan ayrılıyor ve yaklaşık 600 yıl sonra Andromeda galaksisinde gözlerimizi açıyoruz. Söz konusu Hyperion olunca bu süre tam 634 yıl olarak belirtiliyor. Amacımız bu yeni galaksiye vardığımızda “Heleus Cluster” olarak isimlendirilen kısmına giderek önceden belirlenen ve yaşama uygun olduğu söylenen yedi gezegeni bulup yerleşmek; aynı zamanda Heleus’un kendisini de keşfetmek.

Hikâyeyle ilgili daha detaylı bilgi almak isterseniz oyunun çıkışından önce yayınladığımız videomuza göz atabilirsiniz.

Bu noktadan sonrası biraz *spoiler* içerecektir, şimdiden uyaralım. Ama biraz… Azıcık…

Öncelikle ana karakterimizin o ilk tanıtım fragmanında gösterilen N7 olmadığını öğrenmekle işe başlıyoruz. Olabilir, sıkıntı yok. Farklı bir karakterle de gayet güzel oynanabilir ne de olsa. Mass Effect olduğundan illaki N7 olacak diye bir kaide yok sonuçta. Meğerse o N7 askeri babamızmış zaten; yabancı da değil, ne güzel!

Ana karakterimiz, seçimimize göre şekillenen Ryder ikizlerinden biri ve “Pathfinder” unvanını taşıyor. Uyandırıldığımız sırada gerçekleşen bir kaza sonucunda bütün Heleus’un “Scourge” adı verilen bir uzay fenomeni etkisi altında olduğunu ve (görevler boyunca ilerledikçe) bu fenomenin gezegenler, hatta yıldız sistemleri için büyük bir tehdit oluşturduğunu öğreniyoruz. Tüm bunları yaparken ve oyunun geri kalanındaki adımları atarken babamız tarafından geliştirilen yapay zekâ SAM de bize bütün yardımını sunuyor. Kardeşimizden çok bahsetmeyeceğim zira oyunun büyük bir bölümünde uyuyor. (634 sene yetmemişse demek…)

Heleus Cluster’daki yedi Habitat

Ve çok geçmeden fark ediyoruz ki her biri “Habitat” olarak isimlendirilmiş bu yedi gezegenin hiçbiri beklediğimiz yerler değiller. Açıkçası korkunç durumdalar ve Scourge sağ olsun yaşamaya pek de elverişli yerler oldukları söylenemez. Kett adında oldukça saldırgan bir ırk var ki daha oyun başlar başlamaz kendileriyle uğraşmak zorunda kalıyoruz.

Remnant adını verdiğimiz, tamamen robotik bir başka ırk ve onların “Vault” olarak tabir edilen yer altı yapıları da bulunuyor. Bu yapılar, bulundukları gezegenler üzerinde çalıştırıldıklarında “terraforming” olarak isimlendirilen ve gezegenin yaşanabilir hâle gelmesi için doğasını değiştiren bir sistemi uygulamaya başlıyorlar.

Karışık geldi bir an okuyunca, değil mi? Evet, oyun bu kadar hızlı başlıyor.

Pathfinder unvanı bir anda babamızdan bize geçiyor ve Andromeda’ya seyahat eden bütün insanların geleceğiyle ilgili kararlar üzerimize atılıyor. Daha ne olduğunu bile anlamadan bir anda diğer Arkların ortada olmadığını öğrenmemizle Nexus’un sorumluluğu da üstümüze biniyor. Rahatça gezip bitmek bilmeyen görevleri tamamlamamız için de bize Tempest adındaki son model gemiyi veriyorlar. (Son modelmiş, peh! Normandy’nin üstüne tanımam!)

Tempest

Dedim ya, oyun çok hızlı başlıyor ve oldukça deneyimsiz bir karakter olarak bizden bu kadar şey beklemeleri açıkçası ilk başta kafamızı karıştırıyor. Sonra oturuyor ama.

Karakter yaratma ekranındaki faciadan pek bahsetmek istemesem de değinilmesi gereken bir nokta. Öncelikle “Preset” olarak önceden hazırlanmış karakterler tek kelimeyle… KORKUNÇLAR! Üzerlerinde önceki oyunlara kıyasla yeterince oynanamamasını geçtim hepsinde bir donukluk ve hissetme yeteneğinden uzaklık göze çarpıyor. Irkçı bir insan değilim, birçok farklı ülkeden sayısız arkadaşım var ancak beyaz ten seçeneğinin yetersizliğinin beni şahsen rahatsız ettiğini söylemeliyim. Mimikler ve ifadelerin özellikle kadın karakterlerde yok denecek kadar az olması yüzünden ilk defa bir erkek karakterle oynamaya karar verdim ve oyunun promosyonlarında da gösterilen Scott Ryder’ı seçtim -ki bence aralarında gerçekten tepkileri düzgün verebilen tek seçenek buydu.

Gözlerim… Gözlerim yanıyor…

Önceki sayfada da belirttiğim gibi olaylar çok hızlı gelişti ama buna pek takılmadım; zira ilk Mass Effect oyununda da ne olduğunu bile bilmediğimiz “beacon”ı ararken hop protheanlar, hop Saren, hop husks! olmuştuk ve yine o şekilde sonradan açılacağını düşündüm. Nitekim bu konuda yanılmadığımı görmek bir nebze içimi rahatlattı çünkü oyun ilerledikçe neler olup bittiği daha iyi açıklanıyor, o toy karakterimiz yaşadıkları sayesinde gittikçe olgunlaşıyordu. Takipçilerin dalga geçtiği diyaloglar da oturuyordu aynı zamanda. Ancak maalesef ilk üçlemedeki o gizemli heyecanı vermediğini ve oyundaki ana düşman ile daha en başlarda tanıştığımızı belirtmem gerek. Ayrıca birçok konunun tam olarak açıklanmadığını ve uçlarının açık bırakıldığını görmek, devam oyunlarının geleceğine dair ışık da tutuyor.

Her Ark’ın bir Pathfinder’ı olmasına rağmen diğerlerinden haber alınamadığı için her şey bize kalıyor tabii. Bu noktada asıl amacımız ise gerçekten yaşanabilir gezegenler bulmak ve kurtarabildiklerimizi kurtarmak. Burada kurtarmaktan kastım bahsettiğim “Remnant Vault”larını bulup aktif hâle getirmek fakat bunu yapmak için belirli adımlar atılması gerekiyor. Ayrıca bulduğunuz her şeyi “taramanızı” da tavsiye ederim zira kendi yarattığınız zırh ve silahlar, düşürdüklerinizden çok daha iyi oluyor ve bunları araştırıp yapmak için “Research Point” edinmeniz gerek. Nasıl mı? Tabii ki her şeyi tarayarak! Ancak benim gibi “completionist”, yani her şeyi bitirme takıntılı biriyseniz bu hiç de kolay değil.

Remnant Vault

Adım atılabilen gezegen sayısı az olmasına rağmen öylesine genişler ve o kadar çok yan göreve sahipler ki örneğin şahsen koca bir gün boyunca aynı gezegende dolaştığımı söyleyebilirim. Bu yan görevlerin peşinde koşarken ana görevin ne olduğunu unutabilirsiniz bile. (Şaka yapmıyorum.) Bu kadar görev varken görev takip mekanizmasının yetersiz kaldığını da ayrıca belirteyim zira bir seferde yalnızca tek bir görevi ana ekranda takibe alabiliyorsunuz ve diğerlerini unutmamak için dönüp dönüp Journal’a bakmanız gerekiyor. Bir şeyi unuttuysanız vay hâlinize! (Kesinlikle başıma gelmedi, nereden çıkartıyorsunuz?!)

Bu noktada belirtmem gereken bir başka şey ise neden gezegenlere geri gitmenin bir noktadan sonra işkence hâline geldiği…

Gizli yüklenme ekranları barındıran ME:A, gezegenler ve yıldız sistemleri arası geçişte bunu gerçek zamanlıymışçasına gösteriyor. Evet, geminin burnundan tüm atlayışları izliyorsunuz ve maalesef bunu iptal etme seçeneği ben oynarken yoktu. Gezegenlerin hepsini ziyaret edebiliyorsunuz ancak hepsine inemiyorsunuz. Bu ziyaret ettiğiniz gezegenlerin bazılarında tarama yapıp çeşitli materyaller elde edebiliyorsunuz. Gözünüzü korkutmasın, Mass Effect 2’deki gibi manuel bir tarama söz konusu değil ancak her gezegen atlayışınızda (evet evet, hepsinde) aşağıdaki ekran ile karşı karşıya kalıyorsunuz -ki bir benzeri de yıldız sistemlerini atlarken karşınıza çıkıyor. Neyse ki 1.05 yamasında bunu -en azından gezegenler arası geçiş yaparken- atlama seçeneği koyuyorlar. Kendi adıma beni çok yormadı zira keşfetmenin eğlencesini yaşıyordum ancak birçok insanı sıkacaktır.

Peki oyunun genel havası ve ekiptekilerle iletişim nasıl?

Belki de ilk oyun olduğundan olabilir ancak ekip arkadaşlarımla güçlü bir bağ kuramadığımı hissettim. Hepsi için geçerli değil tabii. 1000 küsür yaşında olan krogan Drack, “Dede! Dedeciğim!!!” diyerek sarılmak istediğim bir karakterdi açıkçası; benzer şekilde Jaal da hassasiyeti ve düşünce yapısıyla hoşuma gitti; Vetra, turian olmasından ötürü zaten +1 ile başlamıştı gözümde; Peebee ise öyle orada burada bulunan yorumlardaki gibi uzaydaki Shrek filan değildi, deli dolu bir karakterdi. Yine de ilk üçlemeyi düşününce bir Liara, bir Tali, bir Garrus, bir Joker ve hatta bir EDI değiller; olabileceklerini de düşünmemiştim aslında.

Ekipteki insanlar -ki bunlar Cora ile Liam- olabildiğine vasat karakterler. Cora aklını bir zamanlar üyesi olduğu asari komandoları ve onun olması planlanırken bize geçen Pathfinder unvanıyla bozmuş durumda; Liam ise… “Loyalty Mission” denilen ve ekiptekilerin karakterinize tam anlamıyla bağlılık duymalarını sağlayan görevi yaparken Liam’ı gerçekten parçalamak istedim. En azından Shepard olsa çok pis azar kayardı. Görevin ne olduğunu anlatmayacağım elbette ancak yaptığı hatayı ben şahsen deneyimlesem ekipten atardım, çok net. Görevin kendi içerisindeki diyaloglar ve göndermeler eğlenceliydi ama; söylemeden edemeyeceğim. Doğruyu söylemek gerekirse yanınıza alamadığınız ancak Tempest’ta bulunan yan karakterler bazı açılardan çok daha ilgi çekici olabiliyorlardı.

Karakterlerle bağ oluşturulamamasının en büyük sebeplerinden biri de maalesef çokça dile getirilen animasyon eksikliği. Konuşurken dudakların oturmaması, gözlerin durmadan kayması, karakterinizin sürekli kaşını kaldırıp durması ve diğerlerinin de sürekli aynı vücut animasyonları ile konuşuyor olması bir noktadan sonra gözünüz alıştığından normal gelse de içten içe rahatsız ediyor açıkçası -ki bu saydıklarımın çoğu insanlar için geçerli, diğer ırklar daha iyilerdi. Ancak 1.05 yamasında bunları da iyileştireceklerinin sözünü verdi Bioware. Yine de o Addison denen karakterin tasarımını da diyaloglarını da kim yaptıysa ona buradan *insert sarcasm here* kucak dolusu sevgilerimi gönderiyorum. (En azından ciddi ölçüde düzeltilmiş. – 6 Nisan güncellemesi)

Bir diğer eleştireceğim nokta ise ırk eksikliği. Yepyeni bir galaksinin yepyeni bir köşesine gitmişsiniz ama bir bakıyorsunuz ki elinizde bir robotik ırk (Remnant), bir muhteşem güzel gözleri olan duygusal ırk (Angara -gülmeyin), bir de önüne gelene saldıran kemik suratlı ırk (Kett) var; ki sonuncusu Heleus’un yerlisi bile değil! Tamam, belki galaksinin geri kalanında daha farklı ırklar olabilir ve bu bahsettiğim sadece Heleus’a özgü bir sorundur; ancak yine de birden çok defa “1-2 ırk daha koysalarmış da çeşitlilik olsaymış” derken buldum kendimi.

Remnantların tüm şifrelerinin aslen Sudoku olduğuna da değinmem lazım. (İyi ki normalde çok sevdiğim bir bilmece de sıkıntı çekmedim.) Sen yüzlerce yıl robot robot takıl, sonra Sudoku bilen insan evladı gelip tüm şifrelerini çözsün… Oldu mu şimdi?

Oyunun son kısımlarında ise yine işler başladığı hızla gelişiyor. SAM sağ olsun, Remnant dilini çözüyoruz ancak bunu birkaç defa dile getirselermiş de bir anda süper kahraman edasına bürünmeseymişiz daha iyi olurmuş. Son savaş ise açıkçası biraz hayal kırıklığı oldu. Daha enteresan bir şey bekliyordum. (Spoiler yok, Rocky. Spoiler yok!)

Savaş demişken… Oyunun en başarılı olayı kesinlikle “combat” mekanikleri. Tabii buglara takılmazsanız. Ancak yine de Mass Effect’i Mass Effect yapan şey dövüş teknikleri değildi. O yüzden ilgimi çekmediği için multiplayer’a da girmedim zaten; fakat bu kişisel tercihim, daha sonra bir göz atmayı planlıyorum. Ancak şu kadarını söyleyeyim: Dövüşler acımasız. Gözünüzü karartıp 15 düşmanın arasına daldığınızda saniyeler içerisinde ölebiliyorsunuz; doğru yerde hızlı kaçış yapmazsanız yaratıklar sizi çiğ çiğ yiyebiliyorlar (ya da diğer tabiriyle “tek atıyorlar”). Comboları tutturup hangi yaratık ne yapıyor kısmını çözdükten sonra işe işler eğlenceli bir hâle geliyor. Özellikle belirli bir sınıfa bağlı olmadığınızdan aldığınız özellikler üzerinde farklı şeyler deneyimlemek için favori yeteneklerinizi değiştirebilmeniz hoş bir dokunuş olmuş. Ancak ekip arkadaşlarınızla combo yapabilmeniz biraz daha tesadüfe bırakılmış durumda zira onlara verebildiğiniz komutlar sadece “şurada dur ve ona saldır”dan öteye gitmediğinden ve hangi yeteneklerini ne zaman kullanabileceklerini kontrol edemediğinizden her şey rastgele oluyormuş hissiyatı veriyor.

Oyundaki romantizm seçenekleri de nispeten bolca. Her türlü tercihe göre karakterler serpiştirilmiş. En büyük sıkıntım bahsettiğim gibi insan karakterlerin silme vasat olmalarıydı zira şahsen hiç ilgimi çekmediler. Bana kalsa kimseyle romantizm yapmayabilirdim bile ama işte oyun… Yaptık bir hata. (Yazar burada “Uzaylılara bir türlü ısınamadığım için suratsız Cora’yı seçtim, çok pişmanım” demek istiyor.)

İlk üçlemeye yaptıkları referanslardan bahsetmiş miydim? Eh, onu da yakın zamanda YouTube sayfamıza yüklenecek olan videomuza saklayayım. 🙂

Hadi ipucu verelim.

Oyuna nasıl yaklaştığınız ve ondan ne beklediğinize göre eğlenip eğlenmeyeceğiniz açıkçası size kalmış. İlk üçlemeyle arasında bağlantı bulunmamasını göz önüne alarak karşılaştırma yapılmaması ve yepyeni bir oyun gözüyle bakılması taraftarı olduğumu tekrar dile getirmek istiyorum. Orada güçlü, kendini kanıtlamış, olgun bir N7 askeri, burada ise toy, genç ve üzerine bir anda inanılmaz bir yük binen, basit bir Alliance eri iken bir anda Pathfinder olan bir karaktersiniz. İlk üçlemede yapmanız gerekenler ve gizli görevleriniz belliyken burada bütün amacınız aslen keşfetmek; tabii karşınıza çıkan tehditleri deneyimleyip engellemeye de başlıyorsunuz zira bambaşka bir galakside hayatta kalabilmeniz gerek. Bu noktaları unutmadan oyuna yaklaşmanızda fayda olacaktır. Çok fazla ve uzun, sizi ardı ardına bir gezegenden diğerine gitmeye zorlayacak görevler var; bıkmayın, yapın. Bunu son bir tavsiyeye bağlamam gerekirse herkesle konuşun derim zira bazı görevler konuşmalar sonucunda açılıyor.


Sonuç olarak:

Pathfinder Scott Ryder 66. seviyeye ulaştı. Bu tek karakterle yaklaşık 86 saat aktif olarak oynadım.
Oyunun %99’unu tamamlayarak bitirdim. 5 tane yan görev buglanmasaydı %100 olacaktı. (Buna hazırlıklı olun, çok daha fazlası sıkıntı çıkartabiliyormuş.)
Bütün gezegenlere gittim, hepsini taradım. Üzerinde vakit geçirebildiklerimin her köşesine gittim. Tüm yıldız sistemleri %100 tamamlandı.

Diyeceğim şudur ki kötü bir oyun değildi. Ancak muhteşem şeyler çıkartılabilecek bir potansiyeli varken yeterince iş çıkartamamışlar. “Ben bu gezegende 8 saattir ne yapıyor olabilirim acaba?!” diye kendimi sorguladığım anlar oldu açıkçası; ancak aynı zamanda bana kahkaha attıran veya “Sen benim Samanyolu ırkıma nasıl böyle davranırsın?!” diye küplere bindirten anlarla da oldukça sık karşılaştım. Adında Mass Effect olması oyunculardaki beklentiyi korkunç derecede yüksek seviyelere taşıdı; haklı olarak tepki verilmesi normaldi ancak yerden yere vurulacak kadar kötü değildi. Tekrar diyorum: Çok ama çok daha iyi olabilecekken ortalamanın biraz üstünde bir oyun olarak karşımıza çıktı ME:A.

Oyunun sonundaki tek bir konuşmada daha yeni bitirmişken açık açık “DLC geliyooor!” yapmasalarmış iyi olacakmış. Ama duyduklarımdan sonra bir meraklanmadım değil. O da size sürpriz olsun, oynayın ve görün. 🙂

Benden bu kadar arkadaşlar. Merak edenler videomuz için önümüzdeki günlerde YouTube sayfamıza göz atmayı unutmasınlar!

Bir sonraki Mass Effect oyununda görüşmek üzere…